Kaliteli yaşama dair düşüncelerden öykülerime, edebiyat uyarlamalarından bilime, bilimkurgudan kuantuma kadar farklı konuların yer aldığı bu evrene Hoşgeldiniz...
ÖNEMLİ NOT: Bu blogdaki yazılar tamamen yazarına ait, özgün yazılardır.Diğer site ve bloglardan yapılan alıntılar veya verilen linkler, emeğe saygı anlamında kaynak gösterilerek belirtilmektedir.İzinsiz ve kaynak göstermeden yazıları kullanmayınız...
2012 yılı Ağustos ayında
Yerçekimi (The Gravity-2013) filminin gösterime gireceği belliydi. Ben de Tess
Gerritsen tarafından yazılan Uluslar arası Uzay İstasyonunda (ISS) geçen ve
Türkçe’ye “Yörünge” ismiyle çevrilen bu okumuş olduğum aynı isimli romanı çok
beğenmiştim. Yörünge (The Gravity) romanını geçen yıl (2012) blogumda da
tanıtmıştım. (Linki burada). Hatta bu roman keşke filme uyarlansa diye
düşünüyordum. O dönemlerde çekim aşamaları devam eden ve fragmanı bile
bulunmayan Yerçekimi (The Gravity) filmi için basit bir macera-bilimkurgu filmi
olur herhalde diye düşünmüştüm. Yanılmışım…Filmi 3D bir sinemada seyrettiğimde,
Avatar’ın yönetmeni James Cameron’un söylediği gibi ben de hayranlıkla
bakakaldım.
Yerçekimi, neredeyse eksiksiz olan,
olağanüstü görsellikle dolu harika bir film. Bu yazı, bu filme emeği geçen
herkese adanmış olup seyredeceklere tavsiye niteliğinde taraflı bir yazı
olacaktır. Yazıda filmin konusu, bu filmi niçin seyretmeniz gerektiği, daha
sonra eklenmek üzere de film hakkında eleştiriler, filmin yapım aşamaları,
meraklısı için ilgili diğer linkler gibi konu başlıkları olacak.
Blog Notu: Resimlerin üstüne tıklayarak resimleri büyütebilirsiniz.
YERÇEKİMİ (The Gravity) FİLMİNİN KONUSU:
Film, uzayla ilgili şu çarpıcı bilgilerle
başlıyor: Dünya gezegeninin 600 km. yukarısında sıcaklık, +125 ile – 100
Celcius dereceleri arasında gidip gelir. Sesi taşıyacak hiçbir şey yoktur. Hava
basıncı yoktur. Oksijen yoktur. Uzayda yaşam, olanaksızdır.
Explorer isimli uzay mekiği, dünyanın
üstündeki uzay boşluğundaki yörüngede görevdedir. Bu mekikte görevli olan Dr.
Ray Stone (Sandra Bullock), görev komutanı Matt Kowalski (George Clooney) ile
birlikte Hubble Uzay Teleskopuna bir tarama sistemi monte etmeye ve dünyaya giden
veri akışını düzeltmeye çalışmaktadır. Hemen yakınlarındaki diğer astronotların
yüzlerini göremeyiz. Dr. Ray’in kısmen bir fiziksel rahatsızlığı, kısmen de
görevdeki acemiliği göze çarpmaktadır. Bunlardan daha önemlisi ise _daha
sonradan öğreneceğimiz üzere_ yakın bir zamanda çocuğunu kaybetmiştir. Kowalski
ise uzayda deneyim sahibi, artık son uçuşuna çıkmış, zor durumlarda bile espri
yapabilen bir görev adamıdır.
Houston (NASA) ile iletişim halindeler iken
Rusların yörüngedeki kendi uydularını bir füzeyle vurdukları haberi gelir. Kısa
bir süre sonra ise kötü haber gelir. Vurulan uydunun parçaları, uzayda gezinen
diğer çöp cisimlerin kendi yörüngelerinden kopup yüksek hızla uzay boşluğunda
dağılmalarına neden olmuştur. (Kessler Effect-Kessler Etkisi)
Bu durum ise Explorer mekiği ile Hubble
teleskopunun parçalanmasına ve diğer astronot arkadaşlarının ölümüne neden
olur. Elbiseleri üzerindeki çok sınırlı oksijen kapasiteleri ile hayatta kalan
bu ikili için zorlu yaşam mücadelesi başlamıştır. Nefesleri kesen bu mücadelede
yörüngedeki diğer Uluslar arası Uzay İstasyonu’na (ISS)_ eski ismiyle Rusların Soyuz
İstasyonuna_ ya da Çin Uzay İstasyonu’na kurtulmak için ulaşmaları mümkün
olabilecek midir?...
YERÇEKİMİ
(THE GRAVITY-2013) FİLMİNİ NİÇİN SEYRETMELİSİNİZ?
1.Abartısız olarak uzayla ilgili şu ana kadar
yapılmış en gerçekçi, en iyi filmlerden biri olduğu için…
Filmin Fragmanı
2.Gerçek hayata ve günümüz bilimine en yakın
olan; batıda “Hard-Science Fiction” şeklinde isimlendirilen “bilime dayalı
bilimkurgu”nun en kaliteli örneklerinden birini seyretmek için…
3.Kendinizi gerçekten uzaydaymış gibi
hissetmeniz için… Uzaya gidemeseniz de bir astronot gibi uzay boşluğunda
bulunmanın nasıl bir şey olduğunu sanal olarak yaşamak için…
4.Uzaydan dünyanın nasıl hem bu kadar
harikulade, hem de nasıl bu kadar uzak ve erişilmez göründüğünü anlamak için…
5.Filmi beğenen çok sayıda izleyicinin ve
eleştirmenin yanılmadıklarını görmek için…
6.Daha şimdiden İnternet Movie Data Base (IMDB)
sitesinin puanlamasına göre 8.6 gibi oldukça yüksek bir puan aldığı ve şimdiden
kült filmler kategorisine girmeye aday olduğu, bence en iyi bilimkurgu filmleri
sıralamasında hep en yükseklerde bulunacağı için…
7.3 Boyutlu film teknolojisinin (3D) bu filme
ayrı bir karakter kattığı ve filmle çok uyumlu olduğu, böylelikle filmi izleme
zevkini katladığı için…
8.Basit denebilecek bir hayatta kalma senaryosu,
uygun çekim teknikleri ve abartısız iki oyunculuk ile de çok iyi bir film
çekilebileceğini görmek için…
9.Yönetmen Cuaron’un 4.5 yılını alan ve ona “Artık
bundan sonra uzayda geçen bir film yapmam” dedirten; 100 milyon dolarlık yüksek
bütçeli ve teknolojinin en son çekim tekniklerini kullanan Oscar’a aday olması çok
muhtemel güzel ve nefes nefese bir film görmek için…
10.George Clooney’in kısa, tebessüm ettiren rolünü
görmek ve neredeyse filmi tek başına götüren Sandra Bullock’un etkili
oyunculuğunu görmek için…
BU FİLM SEYREDİLMELİDİR….ÖZELLİKLE DE 3D SİNEMADA…
Bu yazıda önce, geçen ayki
(25 Nisan 2013) ay tutulması yazımda olduğu gibi önce 10 Mayıs 2013’deki güneş
tutulması ile bunun toplumsal ve kişisel etkileri konusu incelenecek ve ilgili
linkler gösterilecek, sonra da bu sayfadaki yazının hemen altında 25 Mayıs 2013’deki ay tutulması hakkında
bilgiler verilecektir. 25 Mayıs’taki ay tutulması konusu önümüzdeki günlerde ilgili
kaynak sitelerdeki bilgiler genişledikçe güncellenecek ve biraz daha geniş
bilgiler ve linkler burada önümüzdeki iki hafta içerisinde sunulacaktır.
10 MAYIS GÜNEŞ TUTULMASI ve ETKİLERİ:
10 Mayıs Cuma 2013 tarihinde Türkiye saati
ile (tutulma ortası olarak) 03.19’da halkalı güneş tutulması gerçekleşecek.
Ülkemizden bu tutulma görülemeyecek, çünkü biz o saatte geceyi yaşamış olacağız.
Güneşin o saatte görüldüğü ve dolayısıyla tutulmanın görülebileceği yerler, Orta
Pasifik bölgesi, Yeni Zelanda’nın büyük bölümü, Avustralya ve Endonezya olacak.(Bakınız:
Üstteki resimdeki yeşil ve mavi taralı alanlar ya da aşağıdaki resimde kırmızı şeritli alan) Esasen tutulma zamanı olarak
gölge konisi de hesaba katıldığında tam olarak gece 00.25’de başlayıp 06.25’de
bitecek. Fakat, gözle görülebilen
tutulma yaklaşık 6 dakika sürecek.
Bulunduğumuz 2013 yılı içerisinde 5
tutulma birden yaşayacağız. Toplamda 3 adet ay tutulması ve 2 adet güneş tutulması.
Esasen bir yıl içinde çoğunlukla 4 astrolojik tutulma yaşanıyor. Fakat, bu yıl
gökyüzündeki gezegenlerin, güneşin ve ayın konumu gereği 5 tutulma
25 Nisan 2013 Perşembe günü Türkiye
saati ile 21.03’den gece 01.11’e kadar yaklaşık dört saat süreli (tam ve yarı
gölgeli tutulma süreleri birlikte) parçalı ay tutulmasını yaşayacağız. Tam gölgeli
(esas) tutulma 22.54 civarında başlayıp 23.22’de bitecek. (Bakınız: Aşağıdaki ikinci şekilde kırmızı renkli olan "Gölge" bölümü) Bu yazıda ay
tutulması hakkında genel bir bilgi verip bu tutulmanın daha çok ülkemiz için ve
biraz da kişisel bazda ne gibi etkileri olabileceğini görmeye çalışacağız. (Ay tutulması ile ilgili ayrıntılı bilgiyi
yazının sonunda ve verilen ilgili linklerde de görebilirsiniz) Eğer hava açık
olursa, gece çıplak gözle de ay tutulmasını izleyebileceğiz. Bilindiği üzere ay
tutulması demek, ay, dünya ve güneşin üçünün aynı hizaya denk gelmesi, dünyanın
ay ile güneş arasına girmesi ve ay tarafına giden ve güneşten gelen ışığın önüne dünyanın gelmesi nedeniyle dünyanın
gölgesinin ay üzerine düşmesi demek oluyor. (Bakınız: Aşağıdaki şekiller) Bu tutulmalar genelde yılda birkaç kez oluyor. Ay
tutulmalarını genelde güneş tutulmaları takip ediyor. Nitekim 10 Mayıs’ta ülkemizden
izlenemeyecek bir güneş tutulması da olacak.
Astroloji, çoğu zaman tartışmalı
bir bilim olagelmiştir. Çünkü yıldız ve gezegenlerin konumuna bakarak kişiler,
hatta ülkeler hakkında yorumlarda bulunmak ve bunların gelecekleri hakkında
tahminlerde bulunmak pek çok kişiye inandırıcı gelmemiştir. Tam tersine çok
kişinin de inandığı ve merak ettiği bir konu olmuştur. Ben, astrolojinin potansiyel
durumlarla ilgili bir bakış açısı sunduğuna ve çoğu zaman da haklı çıktığına inanıyorum. Yani olması muhtemel
gelişmeleri, kişinin astrolojik durumuna bakarak yorumlamak olarak bakıyorum ve
buna büyük oranda
Kendisini az tanıyan
kimseler tarafından alkolik, ruh hastası, derbeder gibi tanımlamalarla anıldığı
halde, aslında büyük bir mizah ustası ve felsefe yönü oldukça kuvvetli bir
düşünür olduğu için…
Toplum kurallarını hiçe
sayar gözükürken bile, toplumun kendi koyduğu yanlış kurallar ile eğlendiği,
toplumda oluşup yozlaşmaya yüz tutmuş sözde değer yargılarının ne denli boş
olduğunu anlatmaya çalıştığı için…
Yaşadığı dönemde
toplumda ve çevresindeki olaylara gösterdiği korkusuz tepkiyi, oldukça
ustalıklı bir şekilde yergilerinde, dizelerinde ve sayısız nüktede keskin zekâsıyla
yansıttığı için…
Kısacası, Ney’i,
Mey’i (İçkisi) ve Heyhey’i (Gelip giden zararsız deliliği) ile tarihe damgasını hoş bir şekilde
vurmuş haksızlıklara duyarlı, içi dışı bir, samimi, dürüst, orijinal bir adam
olduğu için… Özel bir neden daha: Yılın aynı günü doğduğumuz için…
BLOG NOTU: 24 Mart 2013 tarihi, Neyzen Tevfik’in doğumunun 134’ncü
yıl dönümüdür.
Sanal ortamda Neyzen Tevfik’e atfedilen, sonradan uydurulmuş
özellikle mısralar ve anekdotlar da yer almaktadır. Bu nedenle, internet dışında, özellikle basılı bazı kaynaklardan yararlanılarak yazılan bu yazının sonunda, yararlanılan kaynakça yer almaktadır.
NEYZEN TEVFİK KİMDİR ve HAYATI:
Neyzen Tevfik, 24
Mart 1879’da Bodrum’da (Muğla) doğdu. Asıl adı Mehmet Tevfik Kolaylı’dır.
Kolaylı soyadını Soyadı Kanunu çıkınca almıştır. Babasının aile kökeni
Samsun’un Kolaylıoğulları sülalesinden gelir. Annesi, Bolu’nun Müstakimler
nahiyesinden Abdurrahman kızı Emine Hanım, babası Samsun-Bafra’dan olan ve
Bodrum’da Rüştiye Başmuallimi olan Hafız Hasan Fehmi Efendi’dir. Çocukluğu,
kendi deyişiyle hayatının en güzel dönemidir. Kişilik yapısı olarak oldukça meraklı
bir yapısı olduğu çocukluğunda belli olmuştur. Öyle ki, kendisine alınan çeşit
çeşit oyuncağı merak duygusu ile açmış, bozmuş, kırmış ve yeniden yapmaya
çalışmıştır. Biraz büyüyünce içinde doğa ve deniz sevgisi uyanmaya başlamış. O
dönemde bindiği ve kullandığı kayık ile kaptan olma hayalleri kurmuştur.
Çocukluğundaki iki olay, Neyzen Tevfik’i
çok etkilemiş ve yaşadığı bu olaylarla bir anlamda hayatı yön kazanmıştır. İki
olay da 1886 yılında yani 7 yaşlarında iken meydana gelmiştir. Neyzen, babasıyla
bir yürüyüş esnasında Tepecik Kahvesi’ne geldikleri sırada yüzleri kendi deyişiyle aşk-ı
Hüda’dan parlamış iki gezgin derviş görür. Adamlardan biri torbasından ney
çıkartıp üflemeye başlar. Adeta insanı mest edip kendinden geçiren bu neyden ve
çıkardığı seslerden çok etkilenen küçük Tevfik, babasından böyle bir ney ister,
fakat babası buna itiraz edince çardaktan bir kamış koparıp kaval haline
getirir ve çalmaya başlar. Bu olay, ney ile tanışmasına ve kendi adını veren
neyzenliği öğrenmesine vesile olur. Yine aynı yıl, Muğlalı Kel Mülazım Hüseyin
Ağa müfrezesinin şehir çarşısında ibret olsun diye halka gösterdikleri
isyancıların kesik başlarını görmesi, küçük Tevfik’de onarılmaz yaralar
açmıştır. 1946 yılında bir gazeteye verdiği röportajda Neyzen Tevfik, yıllar boyu
peşini bırakmayan sara nöbetlerinin başlangıcını bu olaya dayandırmaktadır.
1886 -1887 yıllarında gezginci şairlerden
Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun gibi aşk şiirleri dinledikten sonra şiire de
merak salmaya başladı. 1892 yılında babasının Urla’ya atanmasından sonra 13
yaşına kadar yaşadığı Bodrum’dan ailesi ile birlikte ayrılır. Fakat, burada
eski yaşayış tarzını ve çevresini bulamayan küçük Tevfik sıkıntıya girer. 1893
yılında bir berber dükkanında ney çalan Berber Kazım Ağa’nın çaldığı neyden
etkilenir, tıpkı 7 yaşında iken gezgin dervişlerin üflediği neyi dinlerken
olduğu gibi. Bu kez, bir ney edinir ve Kazım Ağa’dan ney dersleri almaya
başlar. Aynı dönemlerde ilk sara (epilepsi) nöbetini geçirir. Bu nöbetler
tekrarlamaya başlayınca ailesi endişelenir ve bunun ney üflemekten olduğunu
zannederek ney ile ilişkisini kesmek için ney çalışmalarını kendisine yasaklar.
Nöbetler tekrarlar, doktorlar, hocalar, türbeler bu duruma çare olamaz. Ailesi
sonunda kendisini İstanbul’a götürür, aynı şekilde şifa arama çalışmalarına
devam ederler. Sonunda Mösyö Pepo isimli bir doktor hastalığı kontrol altına
alır ve “Çocuğu kendi haline bırakın, hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verin”
tavsiyesinde bulunur.
Tekrar Urla’ya dönülür. Babası son bir
ümitle 1894 yılında Tevfik’i İzmir İdadisi’ne (Lise) verir. Fakat disiplinli
hayata gelemeyen Tevfik’de sara nöbetleri tekrar başlar. Bir ay sonra okuldan
alınmak zorunda kalınır. İzmir’de kalmaya devam eden Tevfik, aynı yıl yani
henüz 15 yaşında iken Mevlevihane’de bulunan Cemal Bey’den ney dersi almak için
kendini Mevlevihaneye kabul ettirir. Daha
sonra buraya gelip giden birçok aydın kimse ile tanışır ve Arapça, Farsça
dersleri almaya başlar. Bir de yemekli toplantılar ve tanışmalar sırasında
içkiye olan düşkünlüğü oluşmaya başlar. 1898 yılında 19 yaşında iken İstanbul’a medrese
öğrenimi görmek için geri döner. Fatih Fethiyye Medresesi’ne girip Doğu İlim ve
eserlerini okur; Muhyiddin Arabi ile Farabi, Molla Cami ve İmam Gazali’yi tanıyıp
yazdıkları eserlerini inceler. Bu sırada da Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerine
gidip ney çalmaya devam eder. Bu dönemlerde Mehmet Akif Ersoy ile tanıştırılır.
Kendisine yıllar boyu ağabeylik-dostluk edecek olan Mehmet Akif sayesinde
Arapça ve Farsçasını geliştirip Fransızca öğrenmeye başlar. Tevfik Fikret,
Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip (Anıvar) gibi önemli edebiyatçılarla tanışır.
Medreseye gittiği
halde medresenin kıyafeti olan cübbe ve şalvarı giymedi, setre pantolonu
giymeye devam etti. Bunun yanı sıra medresenin disiplinini bozduğu ileri
sürülerek hakkında olumsuz konuşulmaya başlandı. O da kaldığı medrese binasından
ayrılıp, fakat derslere
Bu ay oldukça taze bir edebiyat
uyarlamasından bahsedeceğiz. Dünyada çok satan bir kitaptan ve onun 2012 yılı
sonunda gösterime girip bu yıl 2013 Oscar ödüllerinde tam 11 dalda ödül adaylığı
bulunan film uyarlamasından bahsedeceğiz. Kitabımız ve filmimiz: Life Of Pi,
yani Pi’nin Yaşamı. Yolculuk başlasın…
ÇOK SATAN BAŞARILI BİR KİTAP:
Pİ’NİN YAŞAMI
Dram-macera (hatta biraz
da fantastik) türdeki Pi’nin Yaşamı romanı, esasen biraz da spiritüel bir
yolculuk romanıdır. Yann Martel tarafından yazılıp Eylül 2001 yılında
yayınlanmıştır. Kısa sürede Fransa, İngiltere gibi ülkelerde tanınıp ödüller
kazanmaya başlamıştır. Edebiyat dünyasının prestijli ödüllerinden “Man Booker
Ödülü”nü 2002 yılında kazanmıştır. Ayrıca 2003 yılında “Exclusive Books Boeke”
Ödülünü ve Asya–Pasifik Amerikan Edebiyat Ödülünü kazanmıştır. Ülkemizde Temmuz
2003 yılında İnkılap Yayınevi tarafından ilk olarak basılmış, günümüze kadar
birkaç baskı daha yapmıştır. Yaklaşık olarak dünyada 7 milyon satışlık bir
başarıya ulaşmıştır.
Romanda Piscine Molitor Patel isimli Hintli bir gencin yaşamından
önemli bir kesite ve sıra dışı bir yolculuğuna tanık oluyoruz. Babası
Hindistan’da bir hayvanat bahçesinin sahibi, müdürü ve işletmecisi olan bu
genç, küçüklüğünden itibaren hayvanları gözlemleme şansına sahip ve onları
tanımaya çalışıyor. Kitabın 114 sayfalık bu ilk kısmı, bize hem Piscine’i ve
ailesini; hem de birçok hayvanı bir belgesel izler gibi tanımamızı sağlıyor. Öyle
ki, hayvanların karakteristik özellikleri ile temel ihtiyaçlarının neler olduğu,
nasıl sakinleştirip kontrol edilebilecekleri, onların huzurunu bozan şeyler,
hangi durumlarda neler yapabilecekleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Yazarın bu
bölümü yazarken sıkı bir araştırma yaptığı gözüküyor. Bu arada, ergenliğe adım
atmış olan bu gencin dini inanç olarak sadece Hindu dinine bağlı olmadığını, diğer
üç büyük dine de sempatiyle baktığını, hatta Hindu dininin yanı sıra Hristiyanlık
ve Müslümanlığın bazı dini ritüellerini yaptığını görüyoruz. Dindar olmanın
anlamının illa ki tek bir dine bağlı olmak olmadığını, diğer dinlere de
saygıyla ve o pencereden bakmak demek olduğunu kahramanımız bizlere
yansıtıyor.
İsmini Fransızcadaki
“havuz” kelimesinden alan Pi, okulda ismi yüzünden alay ediliyor. O da güzel
bir buluşla isminin “Pi” olarak çağrılmasını sağlıyor. Daha sonra ailesi
hayvanların bir kısmını satarak, bir kısmını da gemiyle taşıtarak Kanada’ya
(yazarın memleketi) taşınmak zorunda kalıyor ve bir gemi yolculuğu sonrası romanın
esas sürükleyici bölümü ikinci kısımda başlıyor. Deniz kazası olduktan sonra
kurtarma filikasında kendisinden başka Richard Parker isimli bir Bengal
kaplanı, Portakal suyu isimli bir orangutan, bacağı kırık bir zebra, bir
sırtlan olduğunu fark ediyor. Bir de fareler ve sinekler. Bir metre
derinliğinde, 8 metre
boyunda ve 2.5 metre
boyundaki filika, yaşanacak birçok sürprize ev sahipliği yapmaktadır…
KİTAPTAN BAZI BÖLÜMLER:
“… Kaplanlar, diğer bütün hayvanlar gibi şiddeti bir hesaplaşma
amacı olarak görmezler. Hayvanlar, öldürülmeyi göze alarak öldürmek uğruna
kavga ederler…”
“… Terbiyecinin yapması gereken tek şey, süpermen konumunu
aralıksız sürdürmesidir. Kademe düşerse bu ona pahalıya mal olur. Hayvanlar
arasında düşmanca saldırgan davranışlara neden olan şey, toplumsal güvensizlik
ifadesidir. Karşınızdaki hayvanın yerini bilmesi gerekir, gerek altınızda
gerekse üstünüzde…”
“… İmam ve papaz başlarını salladılar. “’Ama bir insan aynı anda bir
Hindu, bir Hristiyan ve bir Müslüman olamaz. Bu olanaksız. İçlerinden birini
seçmeli.” ‘“Bunun suç olduğunu zannetmiyorum ama sanırım haklısınız”’ diye
cevap verdi babam…”Bapu Gandhi “’Tüm dinler gerçektir.”’ demişti. Ben yalnızca
Tanrı’yı sevmek istiyorum”’ sözleri ağzımdan kaçtı ve yüzüm kızararak
bakışlarımı yere çevirdim….”
“…Bir küreğe tutunmuş, karşımda erişkin bir kaplan, altımda köpek
balıkları, tepemde fırtına ile Pasifik Okyanusu’nun ortasında yapayalnız ve
öksüz kalmıştım. Başarma şansımı mantıklı olarak düşünebilseydim, mücadele
etmekten kesin vazgeçer ve köpek balıkları tarafından yutulmadan önce
boğulacağımı umarak küreğin ucunu bırakırdım. Ama bu göreceli güvenlik
anlarımın ilk dakikaları boyunca aklımdan hiçbir düşünce geçtiğini anımsamıyorum.
Havanın aydınlandığını bile fark etmemiştim. Küreğe tutundum. Tanrı bilir
neden, yalnızca küreğe tutundum…”
"Allah’a şükürler olsun, Dünyaların Efendisi, Kıyamet Günü’nün
Merhametli, Şefkatli Hükümdarı!” diye mırıldandım. (Orjinal baskıdaki kitapta burada Kuran'dan Fatiha Suresi'nin ilgili ayetlerinin söylendiği Türkçe baskısında belirtilmektedir. Yani söz konusu bölüm orjinalinde "Elhamdülillahi rabbil alemin, er rahmanir rahim, maliki yevmiddin" şeklindedir) Richard Parker‘a dönüp
“Titremeyi kes” diye bağırdım. “Bu bir mucize. Bu Tanrısallığın kanıtı. Bu…bu…”
öylesine harika ve gerçek dışı bir şeydi ki, ne olduğunu bulamamıştım.
Soluksuz, sözcüksüz kalmıştım. Kollarımı ve bacaklarımı açarak brandanın
üzerine uzandım. Yağmur iliklerime işliyordu. Ama gülümsüyordum. Üçüncü derece
yanıklara neden olacak bu elektrik çarpmasını, gerçek mutluluğu hissettiğim
ender anlardan biri olarak anımsarım…”
YAZAR YANN MARTEL KİMDİR?:
Kanadalı yazar Yann
Martel, 25 Haziran 1963 yılında Salamanca’da (İspanya) doğmuştur. Babasının
diplomat olmasından dolayı Kosta Rika, Fransa, Meksika gibi ülkelerde de
bulunmuştur. Yetişkinliğinde Türkiye, İran, daha çok da Hindistan gibi
ülkelerde zamanını geçirmiştir. Halen Kanada’da yaşayan yazar, ilk kitabı olan
“Seven Stories”i 1993 yılında yayınlatmıştır. Esas ününü Pi’nin Yaşamı kitabıyla
yapmıştır. Bu romanla en kayda değer ödüllerden olan Man Booker Ödülünü
kazanmıştır. “Self” isimli ilk romanı da Kanada’da “İlk Roman Ödülü” kazanmıştır.
Romanın tanınmasına ABD Başkanı Obama da dolaylı olarak katkıda
bulunmuştur. Birkaç yıl önce yazara gönderdiği mektupta roman için “Tanrı’nın
varlığının zarif bir ispatı” şeklinde düşüncesini belirtmiştir. “Pi’nin Yaşamı”
kitabı dikkati çekip ödüller kazandıktan sonra, bu romanın Brezilyalı yazar ve
fizikçi Moacyr Scliar’in “Max and Cats”(1990) isimli romanından intihal
yapılarak yazıldığına dair haberler çıkmıştır. Bu romanla kendi romanı arasında
kayda değer benzerlikler taşıdığı bazı edebiyat otoriteleri tarafından ve medya
tarafından belirtilmiştir. Scliar’in romanında da Berlin’de Nazi’lerden kaçan
bir Yahudi ailesinin hayvanat bahçesindeki hayvanlarla birlikte yolculuğu ve bu
yolculukta geminin kaza geçirmesi söz konusuydu. Bu hayvanlar arasında bir de
jaguar vardı. Yazar Martel, “konuyu aşırma” suçlamaları ile ilgili olarak
ilgili kitabı bildiğini fakat okumadığını söylemiştir. Yazılanlara göre iki
yazar, konuyu aralarında halletmişler ve Yann Martel, kitabın konusundan
esinlendiğini ve yazarına da kitabının sonraki baskılarında (yazar Scliar’e)
teşekkür mahiyetindeki ifadeleri dış ülkelerdeki bazı baskılarda yer almıştır. En
azından “bir esinlenme” söz konusu olsa da, yazar Martel, yazdığı romanla
mevcut konuyu çok iyi geliştirmiş ve yazmıştır.
Yann Martel halen
Kanada’da Montreal’de yaşamaktadır. Kanada Başbakanına her hafta kitap
yollaması ile ilgili olarak “Kimin ne
okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne
yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana
düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum
farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri bir gün
benim kâbuslarıma dönüşebilir” diye açıklama yapmıştır.
Pİ’NİN YAŞAMI’NIN BAZI
UYARLAMA DENEMELERİ:
Eser, 2003 yılında İngiltere’de
bir tiyatro oyununa uyarlanmıştır. Bu uyarlamada sadece altı kişi rol almış,
Richard Parker isimli Bengal kaplanını da bir oyuncu canlandırmıştır. Romanı
resimlemek ya da romanın yeni baskısında kullanılmak üzere resimlerinin
yapılabilmesi için bir yarışma açılmış ve bu yarışmayı Tomislav Torjanac
kazanmıştır. Eserlerinden örnekler için: www.torjanac.com
sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Daha sonra romanı filme çekmek için çalışma başlatılmış, fakat
çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır. Bazı otoriteler ve hatta film yapım
şirketleri tarafından eserin filme uyarlanmasının zorluğu gündeme gelmiş;
“filme uyarlanamaz” denmiş, bu nedenle eserin filme çekilmesi projeleri çeşitli
nedenlerle gerçekleşmemiştir. Daha sonra yönetmenlerle görüşmeler başlamış ve
M.Night Shyamalan, Alfonso Cuaron, Jean Pierre Jeunet ile görüşülmüş, fakat bir
sonuca varılamamıştır. Yönetmen Jeunet, filmi CGI bilgisayar teknolojisi yerine
gerçek hayvanlarla çekmeyi önermiş, fakat projenin çok daha uzun sürecek olması
ve diğer nedenlerle vazgeçilmiştir. Daha sonra filmi yönetecek olan Ang Lee ile
anlaşmaya varılmıştır. Yönetmen Lee de kitabı ve senaryoyu okuduktan sonra
hemen ikna olmamış “Sanatsal ve ekonomik yönleriyle filme çekmek çok zordu”
diye çekincesini belirtmiştir.
ÇOK BAŞARILI VE SADIK BİR
UYARLAMA FİLM: Pİ’NİN YAŞAMI (2012)
Yukarıda kitaptan bahsederken daha çok deniz yolculuğu öncesi ilk
bölümden bahsetmiştik. Deniz kazası yaşandıktan sonraki bölümünden de
bahsederek devam edelim. 16 yaşındaki vejetaryen Hintli genç olan Pi Patel, taşıdığı
farklı inançlarla fakat daha çok hayatta ısrarla kalmasını sağlayan “yaşamaya
derinden inanma azmiyle” sıra dışıdır.
İki saat süreli olan
filmde (ve tabii romanda) spiritüel gerçekler de alt okuma olarak
yansıtılmaktadır. Örneğin yolculuğa deneyimsiz ve ne yapacağını bilmeyen bir
genç olarak başlayan kahramanımız yolculuğunu, tüm yaşadıkları ile bir yetişkin
olarak tamamlayacaktır. Ya da yolculuk boyunca karşılaşacağı susuzluk, açlık,
bilinmezlik, ölüm korkusu gibi yaşamasına engel olan şeyler ve bunlara verdiği
tepkiler biraz da herkesin yaşamda başına gelebilecek her tür durumda vermemiz
gereken tepkilere veya kabullenmelere atıfta bulunmaktadır.
Film, güzel bir Hint şarkısı eşliğinde (Pi’s Lullaby isimli şarkı_Videosu
için:http://www.youtube.com/watch?v=6fr1trE54oU
) ve hayvanat bahçesi
görüntüleri ile başlıyor. Pi’yi 5 yaşında, 12 yaşında,daha çok 16 yaşında, ara sıra da başından
geçenleri anlatan 40 yaşındaki bir yetişkin olarak görüyoruz. Deniz kazası
sonrasında Büyük Okyanus’ta 227 gün boyunca geçen olaylar yarı masal tadında ve
enfes görüntüler eşliğinde iki saat boyunca izleyiciye sunuluyor.
FİLMLE İLGİLİ BAZI DETAYLAR:
Filmde kullanılan CGI Bilgisayar destekli teknoloji ile umut
edilenden daha başarılı sonuçlar alınmış, özellikle kaplan Richard Parker ile
diğer hayvanlar gerçek hayvanlarmış gibi canlandırılmıştır.
Film, 2013 Oscar Ödül adaylıklarında 11 farklı kategoride adaylığa
ortak olmuştur. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo ödülleri
başta olmak ve kalan adaylıklarda da daha çok görselliğe ait olan teknik
kategorilerde Oscar Ödül adaylıkları bulunmaktadır. En azından teknik bazı kategorilerde
rakiplerini geçmesi rahatlıkla beklenebilir.
Film, IMDB sitesi verilerine göre şimdiden 8.2 gibi yüksek bir puana ulaşmıştır.
Film ülkemizde +13 yaş kategorisi ile gösterime girmiştir. Gerekçe
“şiddet ve korku” dozudur. Diğer ülkelerde PG, yani Parental Guidance (Anne baba
refakatinde veya onayı) sınıflaması ile gösterime giren film (küçük çocukların
hayvanlarla ilgili kimi şiddet sahneleri nedeniyle), ülkemizde nedense PG-+13
sınıflaması ile gösterime girmiştir.
Dört yıl aradan sonra bu filmi yöneten Ang Lee’yi, filmde gemide
yolculuk yapan bir kişi olarak görebilirsiniz.
Filmi çeken Fox 2000 Pictures şirketi, filme 120 milyon dolarlık
bir bütçe ayırarak önemli bir riske girmiş, fakat sonuçta başarılı olmuşlardır.
Filmde tanınmayan oyuncuların kullanılması, hayvanları canlandırmada bilgisayar
teknolojisinin nasıl bir sonuç vereceğinin tam olarak kestirilememesi önemli
soru işaretleri olarak gözüküyordu.
Filmde zaman zaman gözüken turuncu rengi, biraz da Hindistan’ın
baharatlarına gönderme yapan ve hayatta kalmanın (filika-can simidi vb.) sembol
rengidir. Tabii bir de Richard Parker’ın…
Senaryo (David Magee), kitaptan çok başarılı bir şekilde
oluşturulmuştur. Romanda anlatılan her durum ve olay elbette filmde yer
almamıştır fakat, senaryo romanın ruhunu tamamıyla verebilmeyi başarmış,
yönetmen de bu fırsatı iyi kullanmıştır. Bunun yanında romanda bulunmayan
(kaplanın denizde yüzmesi sahnesi gibi) veya çok kısa geçilen (gemi içindeki
diyaloglar gibi) kimi sahneler, filme ayrı bir renk katmıştır. Filmin romana
sadık kalmış oldukça başarılı bir uyarlama olduğunu, yukarıdaki iki resme
bakarak da fark edebilirsiniz. Sol taraftaki resimde romanın orijinal kapağı,
sağ taraftaki resimde de filmden bir sahne görülmekte. Kişisel olarak gerek
romanı okurken, gerekse filmini seyrederken büyük keyif aldığımı rahatlıkla
söyleyebilirim. Romanda okuduklarınızın filmde hayal ettiğinize yakın bir
şekilde gerçekleştiğini görmek insana ayrı bir keyif veriyor. Bu ayki Oscar
Ödül Töreninde bu film önemli başarılar elde eder, çok sayıda ödülü elde ederse
ülkemizde filmin belki yaz aylarında yeniden vizyona girme şansı da
olabilecektir. Eğer filmi izlemediyseniz, özellikle 3D gösterimi sunan sinemada
seyretmenizi tavsiye ederim. Yazar Martel de film uyarlamasını beğenmiş ve
okurlarını filme gitmesini tavsiye etmiştir.
BLOG NOTU: Film, yaşama mücadelesi ve azmi ile inanç kavramları üzerinden evrensel bir temayı çok başarılı olarak yansıtmaktadır. Filmin "En İyi Film" dalında Oscar alma şansı esasen bu nedenle yüksektir. Fakat, Oscar ödüllerini dağıtan Amerikalı Akademi üyelerinin milliyetçilik damarlarının kabarmak istemesi nedeni ile "Argo" veya "Lincoln" gibi filmleri seçmesi de çok olağan karşılanmalıdır. "Life Of Pi"nin teknik dallarda bazı Oscar ödüllerini kazanması benceneredeyse kesin gibidir.
SON SÖZ VE DİĞER BAZI
SEÇENEKLER:
Sonuç olarak ister
Pi’nin Yaşamı kitabını, ister filmini sıkılmadan okuyabilir veya
izleyebilirsiniz. En güzeli, önce romanı okuyup sonra filmini izlemek
olacaktır. Özellikle filmdeki olağanüstü zengin görselliği izlemek için dahi
film izlenmeye değerdir. 2013 Oscar ödüllerinde en azından bu kategoride ödül
almaması şaşırtıcı olacaktır. Filmin, gelecek yıllarda bir “klasik film” olması
da oldukça olasıdır.
Bu roman ve film ile
ilgili olarak diğer benzer seçeneklere bir göz atalım: (Aşağıda ismi geçen kitap ve film isimlerinin üstüne tıklayarak ilgili linklere ulaşabilirsiniz)
Romanın yazarı, hayatta kalma ve denizde kazanma mücadelesi ve
yabani hayvanlarla yaşamak veya karşılaşmak konulu kitap ve çizgi roman
seçenekleri şunlar
olabilir:
Baykuş Kitap’tan çıkmış olan “Bağdat’ın Aslanları” çizgi romanını okuyabilirsiniz. 2003 baharında bir Amerikan
bombardımanı sırasında bir aslan sürüsünün hayvanat bahçesinden kaçarak Bağdat
sokaklarında başıboş gezmesi gerçek haberinden ilham alınarak yazılıp çizilmiş
bu grafik romanı, hem gençler, hem de yetişkinler beğeniyle okuyacaktır.
AKUT Yayınlarından çıkmış olan “Yabani Hayvanlarla Yaşamak” kitabını isterseniz edinip
okuyabilirsiniz. Özellikle bulunduğu konum itibarıyla, sakatlanmış, yaralı,
hasta veya bitkin yabani hayvanlarla karşılaşma ihtimali bulunan insanlara
kılavuzluk etmek üzere, yaban hayat veterineri Ahmet Kütükçü tarafından
hazırlanmış bu rehber kitap size yardımcı olacaktır.
Ernest Hemingway’in kısa
romanı olan “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabını okuyabilir veya okutabilirsiniz. 100 Temel Eser kapsamında olup çocuk
ve gençlere okutulması tavsiye edilen bu kısa romanda yaşlı bir adamın denizde
bir kılıç balığını yakalamakla ilgili verdiği mücadele, sade bir anlatımla
veriliyor. Yazar Yann Martel’in Türkçe’ye çevrilmiş diğer romanı olan “Beatrice ve Virgil” isimli kitap da
diğer bir seçenek olabilir. Benim okumadığım bu romanda aç ve korku dolu bir
eşek Beatrice ile Virgil isimli bir maymunun epik yolculuğu konu ediliyor.
Ya da Türkiye’de yayınlanan ilk Ken Parker çizgi romanı olan ve
Alaska başlığı altında “Beyaz Balina” ismiyle yayınlanan, Parantez
Yayınları’ndan (sonra Rodeo Kitap) yeni baskısıyla “Ken Parker-Denizde Av” ismini alan macerayı okuyabilirsiniz
(Yeni-Altın Seri No:9). Yer yer “Moby Dick” romanı ve filminden tatlar içeren bu macerada, insan ruhundaki acımasızlık
ve doğanın tahribi konu ediniliyor.
Vahşi hayvan ile dostluk, denizde hayatta kalma ve denizde kazanma
mücadelesi konulu film seçenekleri ise şunlar olabilir:
Bir çocuk ile bir çitanın sıra dışı dostluğunu anlatan hoş bir aile
filmi“Duma” iyi bir seçenek olacaktır.
Benzer bir çocuk/gençlik veya aile filmi olarakFree Willy filmi de (IMDB Notu:5.6) katil bir balina ile bir
çocuğun dostluğunu anlatmakta. Yönetmen Alfred Hitchcock’un neredeyse tek
mekanda çektiği siyah beyaz film Lifeboat (Yaşamak İstiyoruz) bir deniz kazası sonrası kazadan kurtulanların bir kurtulma
sandalındaverdikleri yaşam mücadelesine
başarıyla odaklanıyor.
Yaşlı Adam ve Deniz filmini/filmlerini seyredebilirsiniz. Romandan
yapılan ilk uyarlamada, Spencer Tracy’nin başrol oynadığı 1958 yapımı olan
gerçek bir klasik film (burada)(IMDB Notu: 6.9) ve bence seyredilmesi gerekli de
bir film. Aynı romanın 1990 yapımı ve başrolünü Anthony Quinn’in oynadığı ve IMDB
Notu:6.4 olan diğer bir uyarlama film (burada) de mevcut. Fakat, 1999 yapımı olan Aleksandr
Petrov’un yönettiği Old Man and The Sea
isimli animasyonu seyretmenizi özellikle tavsiye ederim. 20 dakikalık bu
animasyon filmi Youtube sitesi üzerinden ve http://www.youtube.com/watch?v=W5ih1IRIRxIadresinden İngilizce altyazılı olarak ya da hemen aşağıdaki video bölümünden de izleyebilirsiniz.(IMDB Notu: 8.0)
Bu animasyonun yapımı için 29.000 yağlı boya resim oluşturulmuştur. Adeta flu
ve epik bir rüya tadı veren bu sanat eseri de romanın çok başarılı bir uyarlaması.
2000 yılında “En İyi Kısa Film Animasyon Oscarı” alan filmin ayrıca 11 farklı
ödülü de bulunmakta.
2000 yılı yapımı Mükemmel Fırtına (Perfect Storm)(IMDB Notu:6.3) isimli film de başka bir
seçenek olabilir. Bu filmin konusu, denizde bir fırtınaya tutulmakla ilgili ve gerçek
olaylara dayandığı iddia ediliyor. Başka bir seçenek, Tom Hanks’in başrolünde
oynadığı ve Robert Zemeckis yönetmenliğindeki Yeni Hayat (Cast Away), (IMDB Notu: 7.6). Bir uçak kazası
sonrası ıssız bir adaya düşen bir adamın hayatta kalma mücadelesine ortak
olduğumuz bu film başarılı ve güzel bir filmdir.
Yönetmen Ang Lee’nin en
iyi filmlerinden olan ve Uzakdoğu dövüşünü bir şiir estetiğinde çektiği Kaplan ve Ejderha (IMDB Notu:7.9)
filmini de seyretmenizi tavsiye ederim. Yönetmen Lee, bu film ile dünya çapında
tanınmaya başlamış ve bu filmi En İyi Yabancı Film ödülü dahil olmak üzere dört
Oscar ödülü almıştı. Bu filmin devamının bu sene çekileceği
belirtilmektedir.
Bir de denize düşen bir çiftin köpek balıkları ile birlikte yaşadığı
kabus dolu saatleri anlatan Açık Deniz (Open Water)(2003) filmi de diğer bir
seçenek olabilir.(IMDB Notu:5.8)
MERAKLISI İÇİN İLGİLİ DİĞER LİNKLER:
Filmin 2013 Oscar adaylığı da bulunan müziğinin (soundtrack) Ambika Jois ve Amal Lad tarafından yorumlanan diğer bir videosuburada.