Sağlıklı Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlıklı Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2013 Pazar

TEDAVİDE VE SAĞLIKTA ÖZLENEN YENİ ve MODERN YAKLAŞIM: ŞİFA SENDE-Erhan Özer (KİTAP)


Hastalıkların tedavisindeki en büyük yanlış, vücut için başka, ruh için başka bir doktor olmasıdır. Oysa bunlar birbirinden ayrılamaz.
Hippokrates
   
    Eylül 2012’de basılıp günümüze kadar çok sayıda baskı yapan (ben 8’nci baskısını Mart 2012'de almıştım) Doktor Erhan Özer’in Şifa Sende İsimli kitabını size önemle tanıtmak istiyorum. Dr. Erhan Özer bu kitabını 30 yılı aşkın okuma, gözlem, araştırma, kendini geliştirme ve iç arayışın sonunda yazdığını, kendi doğumundan kitabını yazdığı zamana kadar yaşamda karşısına çıkan olayların, kişilerin birer tesadüf olmadığını böylelikle anladığını yazıyor.
    Aylar önce bir gazetede yazar-doktorun kendisiyle yapılmış bir röportajını okumuştum. Sanatçı Nilüfer’in son dönemdeki önemli bir rahatsızlığına ilişkin doktorluğunu yaptığını o zaman öğrendiğim doktorun röportajını okuyunca “ Ne güzel, kendini gelişen çağa uydurmuş modern bir doktor. Tedavilerdeki süreç, artık bu bahsedilen boyuta gidiyor” diye içimden geçirmiştim. (Söz konusu röportajın linki burada ve en altta). Kitabı okuyunca bu görüşlerim daha da pekişti. Tıp dünyamızda böyle açık görüşlü, mevcut sistemi sorgulayıcı, modern bilgilere kendini adapte etmiş bir doktorun, yine böyle güzel bir eseri ortaya çıkardığını görünce bunu paylaşmam gerektiğini fark ettim.

   Kitabın 259 sayfası içinde toplam 11 bölüm bulunuyor. İçindekiler bölümünde hangi bölümlerin olduğunu aşağıdaki sayfada görebilirsiniz.


                              Şifa Sende Kitabının İçeriği (Resmin üstüne tıklayıp büyütebilirsiniz)


DR. E.ÖZER’İN BU KİTABI YAZMA NEDENLERİ VE BAZI TEMEL HUSUSLAR:

Ø  Tanrı parçacığının (Higgs Bozonu) bulunması, artık tıp alanında da duruma hücre seviyesinde değil, atomaltı seviyede bakmayı gerektiriyor.
Ø  Kronik (müzmin, süregelen) hastalıklar bir kader değildir. İnsanların dünyaya gelişlerinin bir amacı vardır, o da tekâmüldür (ruhsal gelişim). Hastalıklar da ruhsal tekamülün bir parçasıdır.
Ø  Tıbbın, insanın bir ruhunun olduğunu yeniden hatırlaması gerekiyor. Tıp alanındaki en büyük problem, ruh, zihin, beden bütünlüğünün kurulamamış olmasıdır. Bunlar kopuk değerlendirildiği için bütünün tamamı görülemiyor.
Ø  Tüm hastalıkların kaynağı, ruhsal ve duygusal çatışmalardır. (Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler ve zararlı ışınlara maruz kalma hariç) (Örneğin kanserin varlığı, üç önemli bileşenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Bunlar , o kişi için aşırı dramatik bir durumun olması, bunun beklenmedik olması ve kişinin yalnızlığa doğru itilmesi.) Hastalıkla ilgili çatışmayı ortadan kaldırdığınızda hem ilgili organ, hem beyin ve hem de psikoloji; üçü birden iyileşir. Böylelikle ruhsal gelişimin de yolu açılır.
Ø  Dünyaya geliş amacımız, ruhsal olgunlaşmadır (tekamül). Bilincimizi ve frekansımızı daha üst bilinç ve frekans seviyelerine yükseltmeliyiz. Yaşamda amaçladığımız sadece haz alma amaçlı duygu tatmini yoluna gitmemiz bize ancak geçici mutluluklar ve bazı bağımlılıklara götürür. Halbuki, evrensel yasalar gereği olması gereken ruhsal tatmin gerçekleşmezse, hayat bize gitgide sıkıcı hale gelmeye başlar.     
Ø  Sevgi, evrenin gücüdür ve ruhsal tatminin de anahtarıdır. Kendi ruhumuzu evrenle bütünleştirmek için ilk şart olarak kendimizi sevmemiz gerekir. 


KİTAPTAN BAZI ÖNEMLİ SATIR BAŞLARI:

Ağrı ya da hastalıkların ana kaynakları şunlardır:

1. Bedensel alandaki asitlenme ve regülasyon blokajları
2. Zihinsel alandaki duygusal çatışmalar ve regülasyon blokajları
3. Ruhsal alandaki düşünce çatışmaları ve regülasyon blokajları

Regülasyon blokajı, vücudun kendini yaşatmak ve korumak için kullandığı bir çeşit sigorta sistemidir. Hastalığın kaynağı hangi alandan geliyorsa o alandaki regülasyon blokajları tedavi edilmelidir. Bunlar tedavi edilmezse enerji kapasitesi kaybedilmeye başlanır. 

Asitlenme, Duygusal ve Düşünce Çatışmaları:
Ağrı ya da hastalıkların diğer ana nedenleri olan bu konularla ilgili olarak geniş açıklamalar ve öneriler bulunuyor. Asitlenmeden korunmak için vücudumuzu alkali hale getirmemiz, bu maksatla da yiyip içtiklerimize dikkat etmemiz gerektiği belirtiliyor. Örneğin içtiğimiz su, mümkün olduğu kadar alkali olmalı, (1 Litre suya 1 tatlı kaşığı kadar karbonat katılabilir), bunun yanı sıra rafine değil, doğal tuzlar tercih edilmeli (Deniz tuzu, Himalaya tuzu gibi). Daha ayrıntılı bilgiler kitapta bulunuyor. (Kitapta bahsedilen asitlenme ve alkali beslenme ile ilgili Ayşegül Çoruhlu'nun Alkali Diyet isimli kitabıyla ilgili yazmış olduğum tanıtım yazısı burada) 
     
HASTALIKLARDAN KORUNMANIN ve TEDAVİNİN RUHSAL BOYUTU:

     Kitapta ruhsallık ile hastalığa yakalanma ve tedavi olma arasındaki yakın ilişkiler sık sık analiz ediliyor. Duygusal ve düşünce çatışmalarına yol açan nedenler, yazarın hastalarında görüp edindiği tecrübeler ışığında okurlara sunuluyor. Biz, en önemlilerinden bir kısmını buraya aktaralım:
ü  Niyetimiz ana belirleyicidir. Niyetinizi siz belirlersiniz. Bedeniniz buna uyum göstermek zorundadır. Bu nedenle niyet belirlerken çok dikkatli olmalıyız. Düşünceleriniz gerçekleşir. İyi ya da kötü fark etmez.
ü    Yaşam içinde sürekli karşılaştığımız problemler, onlarla rezonansa girdiğimiz insanlar ve sıkıntılar, aslında kozmik plandaki amaçta yol göstericilerdir.
ü    Hep karşı tarafta suç buluyorsanız, hep kurban durumundasınız. Halbuki, yaşadıklarınız bir şekilde size bir şey anlatmaya çalışır ve sizin için bir öğrenme yöntemidir. Anne ve baba da bu öğrenme yolculuğunda başrol oynar. Eğer anne ve babanızla ilgili bir problem dikkatinizi çekiyorsa, bilin ki sizin de hayatınızda öğrenmeniz gereken ders bu ve sizin de bu problemi halletmeniz gerekiyor. 
ü  Halletmemiz gereken problemlerin kaynağını kendimizde aramamak ve sorunları görmezden gelip mazeretlere sığınmak, kanserin en önemli nedenleri arasındadır. Evrensel frekanslarla uyumlu olmadığımız için ve her şeyi ilaçlarla perdelediğimiz için bunlar oluşuyor.

3 Aralık 2012 Pazartesi

TASAVVUFTA YEME İÇME KÜLTÜRÜ VE SOFRA ADABI: DERVİŞ SOFRALARI (KİTAP)

                                                                                         Biz bu dünyada bir kuşuz.                                                                                          Her yöne uçup gideriz.                                                                                                Hakk’ın nimetlerin yiyip                                                                                           Suların içip gezeriz.                                                                                                                                Eşrefoğlu

       Geçen hafta Aşure Günü dolayısıyla bir yazı hazırlamış ve Tekke Aşuresi’nin tarifini de siteme eklemiştim. Bu vesileyle, benim de yararlanmış olduğum Sahrap Soysal’ın hazırladığı güzel bir eseri yeri geldiği için tanıtmak istiyorum. Kitabın ismi, Derviş Sofraları. Ciddi emek verilerek hazırlanmış bu kitap, sadece bir yemek kitabı değil, geçmişten günümüze kadar, bizlere kaldığı kadarıyla tasavvufta yeme ve içme kültürünü tanıtan, bunun yanı sıra da Mevlevilikte, Ahilikte ve Alevi Bektaşilikteki yemek kültürünü ve bazı yemek tariflerini bulunduran güzel bir kitap. 
      Kitapta önce Kaygusuz Abdal’ın yazdığı Yeme İçme Destanı isimli ilginç bir şiiri yer alıyor. Sonra tasavvufla ve geçmişteki tarikatlar ile Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işlevleri konusunda kısa tanıtım sayfaları bulunuyor. Sonra da, daha geniş kapsamlı tasavvuf erbabının yeme içme kültürü ve adabı incelenip, çorbalar, et yemekleri, pilavlar, tatlı ve helvalar ile hoşaflar, tekke yemekleri kültüründe yer alma şekliyle inceleniyor. En sonunda da kitabın en geniş kapsamlı bölümü olan yemek tarifleri bulunuyor. Bu bölümde bamya çorbasından Mevlevi sütlacına, Belh Özbek pilavından Baklava Sufi’ye kadar 63 Mevlevi yemeği tarifi var. Ovmaç çorbasından pekmezli hasudaya, şaştım aşı yemeğinden cevizli yumurta tatlısına kadar da 17 Ahi yemeği tarifi bulunuyor. Tavuklu Bektaşi pilavından Pohut tatlısına, tahinli haşhaşlı kömbeden ekmek helvasına kadar da 63 Alevi Bektaşi yemeğinin tarifi var. Yani toplamda 143 yemeğin tarifi kitapta yer alıyor. Tariflerin arasında da Mevlana’dan Yunus Emre’ye kadar birçok güzel deyiş yer alıyor.


Derviş Sofraları Kitabından, Tasavvuftaki Yeme-İçme Kültürüne Ait Bazı Hususlar:  

- Meyve hamken dala tutunur, tıpkı dünya malına yapışmış ham insan gibi; olgun meyve kendin bırakır yere, tıpkı dünya malında gözü olmayan olgun insan gibi…
- Ahi Evran’ın kurduğu Anadolu’daki bir esnaf örgütlenmesi olan ve tasavvufi bir nitelik taşıyan Ahi toplantılarında, uzun ve soğuk geçen kış toplantılarında sohbet ve oyun oynanırdı. Özellikle helva sohbetleri meşhurdu. Bu toplantılarda hindi dolması, börek, gözleme gibi yiyeceklerin yanında baklava, revani, kaymaklı kayısı tatlıları yenir, şerbet ve boza içilirdi. Helva olarak çoğunlukla gaziler helvası veya sütlü irmik helvası yenirdi.
- Ahilik geleneğinin çeşitli uzantıları oldukça azalarak da olsa birçok yerde değişik isimlerle devam etmektedir. Kütahya ve Çankırı’da yaren teşkilatı, Ankara’da delikanlı teşkilatı, Antalya’da keyif (gezmesi), Kastamonu’da erfane, Tokat ve Şanlıurfa’da sıra gezme…vb.
- Kütahya’nın Gediz ilçesindeki “yarenlik” teşkilatı toplandığında, önce sütlü ya da yoğurtlu bir çorba yenir. Arkasından hindi kızartması veya dolması ile su böreği yenir. Ağız değiştirmek için yenen helva ya da höşmerimden sonra bol limonlu bamya, pilav ve hoşafla yemek sona erer. Gecenin ilerleyen saatlerinde sazlar çalınıp türküler söylenir ve oyunlar oynanır. Geç vakit helva ve kabak tatlısı yenir.

23 Kasım 2012 Cuma

AŞURE GÜNÜ VE LEZZETLİ BİR AŞURE TARİFİ: TEKKE AŞURESİ



                                                                                        
                                                                                         Varken dağıtırız, yokken şükrederiz.                                                                                                                          Cüneyd Bağdadi

       24 Kasım 2012 Cumartesi günü Aşure Günü’nü kutlayacağımız için bu yazımda önce Aşure Günü’nün   anlamı  ve  tarihi  geçmişi  hakkında  bilgi  vereceğim,  sonra da  Alevi - Bektaşi mutfağından Tekke Aşuresi’nin tarifini de sunup; lezzetli bir aşurenin yapılması ile ilgili tüyoları ve ilgili linkleri, derlediğim kadarıyla sizlerle paylaşacağım.

MUHARREM’İN 10’U: AŞURE GÜNÜ ve TARİHİ GEÇMİŞİ (ASHURA DAY AND IT'S HISTORY)
    Aşure (ya da Aşura), Arapça’dan gelme olup “On (10)” anlamındaki “aşara” kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin İbranice kökenli olduğunu iddia eden uzmanlar da mevcuttur. “Aşure” kelimesi, uzun zaman içerisinde iki temel anlama bürünmüştür. Birincisi, İslamiyet’teki Hicri takvimdeki ilk ay olan Muharrem ayının onuncu günü anlamında, ikincisi de herkesin bildiği aşure (tatlısı) anlamındadır.
   Önce ilk anlamından ve bunun da geçmişinden başlayalım: Aşure (Günü), henüz İslam dininde kutlanmıyor iken daha önceki dinler ve peygamberleri tarafından gün olarak _belki aynı ya da farklı isimlerle_ kutsal bir gün olarak biliniyordu. Bu kutsal güne dair, üstelik farklı dinlerde olmasına rağmen kabul edilen birçok önemli olay bulunmakta veya yakıştırılmaktadır. Bazı din ve tarih araştırmacıları bahsi geçen önemli olayların hepsinin bu günde olamayacağını, elde mevcut yeterli kanıt olmadığını belirtmektedirler. (İlgili araştırma ve incelemelerden Dr. Eyüp Baş’ın araştırmasına aşağıdaki ilgili linkten ulaşabilirsiniz). Özellikle aşağıda belirtilen ilk üç önemli olayın bu günde olduğu yönünde görüş birliği oluşmuş gibidir. Yine de bahsi geçen tüm bu olayların bir kısmı bile eğer bu günde oldu ise, bu açıdan oldukça kayda değer bir gün olduğu şüphesizdir. Bu önemli olaylar şunlardır:
1. Hz. Musa (a.s.), kavmi ile kaçarken Firavun ‘un ordusu Kızıldeniz’de boğulmuş ve aşure gününde kurtulmuşlardır.
2. Hz. Nuh (a.s.), gemisini Cûdi Dağı'nın üzerine aşure gününde demirlemiştir.
3. Hz. Âdem'in (a.s.) tövbesi aşure günü kabul edilmiştir.
4. Hz. Yunus (a.s.), balığın karnından aşure günü kurtulmuştur.  
5. Hz. Yusuf (as), kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan aşure günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (as) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail (as) doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.) oğlu Hz.Yusuf (as)'ın hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.
   Aşure gününde oruç tutmak da yüzyıllar boyu yaygın bir gelenek ve ibadet olmuştur. Üstelik sadece İslamiyette değil, Yahudi toplumunda da. Hatta, Yahudi toplumunun en kutsal ve önemli günü kabul edilen Yom Kippur (Kefaret) Günü’nün de Aşure Günü ile benzerliği dikkat çekicidir. (Bakınız: Aşağıda, Aşure Günü ile ilgili Dr. Baş araştırması-Sayfa:6) Acaba başlangıçta her iki dinde de bu gün, aynı zamanda kutlanmış; Yahudilerin Gregoryen takvime geçişi ile farklı zamanlarda kutlanmaya başlamış olabilir mi? Bu konunun daha iyi araştırılması gerekiyor belki de… 
  İslam Tarihinde Hicri 680 yılı, Muharrem ayının 10’unda Kerbela Olayı (Savaşı) meydana gelmiş ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) torunu Hz. Hüseyin ve beraberindekiler çölde etrafları sarılarak susuzluğa bırakılmış ve sonra da şehit edilmişlerdir. Emevi döneminden itibaren aşure günüyle ilgili olarak zaman zaman Sünni ve Şii’ler arasında kutlama/acı çekme kutuplaşması yaşanmış ise de zamanla bu durum yumuşamış ve günümüzde de Sünni vatandaşlarımızın Hz. Hüseyin’in katlini tasvip etmedikleri halde kutladıkları; Alevi vatandaşlarımızın ise matem tuttukları bir gün halini almıştır. 

OSMANLI DÖNEMİNDE AŞURE GÜNÜ GELENEĞİ:

   “Hicret senesinin başı olan Muharrem ayının onuncu gününden başlamak üzere, Muharrem sonuna kadar İstanbul’un bütün evlerinde iki kase olsa da aşure pişirmek uğur ve bereket sayılırdı. Her sınıftan kimseler buna özen gösterir ve özellikle onuncu gün pişirmeye dikkat ederlerdi. Aşure pişirilmesi, Nuh Peygamber’in sünneti olarak da herkesçe kabul olunmuş ve İslam’ın ortaya çıkmasından sonra da buna uyulmuştur. Ekseriya hayırseverler aşure pişirip halka ve bilhassa fukaraya dağıtmak için imaretler ve vakıflar yapmış ve masrafı karşılayacak gelir bırakmışlardı…
…Osmanlılar dönemi boyunca  aşure geleneğinde öncelik Saray’a aitti. Muharrem ayının 10’ncu günü Topkapı Sarayı mutfaklarında pişirilecek aşure için Kilar-ı Has’tan gereken malzeme verilir, birkaç gün önce hazırlıklara başlanırdı. Saray aşuresini helvacıbaşılar pişirmekteydiler. Büyük kazanlarda hazırlanan aşureden ilk olarak özel bir törenle padişaha,  harem halkına sunulması, sonra devlet ileri gelenlerine, imaretlere, halka dağıtılması adetti... Saray matbahlarının her birinde iki ve dört kulplu büyük kazanlarda buğday, incir, üzüm, kayısı kurusu, nohut, bakla vb. malzeme ile “daneli” denen aşureler pişirilir, 10 Muharrem gecesi sırık hamallarınca taşınan 50-60 kazan, Yıldız Talimhane Meydanı’na götürülerek düzgün bir sıra halinde dizilirdi. Sabah erkenden Matbah-ı Amire Müdürü, vekilharc ve helvacıbaşılar resmi giysileriyle meydanda hazır beklerler, seccadecibaşının aşure dağıtımının padişahın buyruğu olduğunu duyurmasından sonra Matbah-ı Amire Müdürü dua eder, amin diyen halka parmaklıklı kapılar açılır, her kazanın önünde kuyruklar oluşur ve beraberinde getirdikleri kaplara aşureler doldurulurdu. Bu sırada disiplinin sağlanamadığı, görevlilerin tepeden tırnağa aşure bulaşığına battıkları, hatta hücum edenler arasında kazana düşenler olduğu da görülürdü…” (Dr. Eyüp Baş araştırmasından alıntıdır) 
   

AŞURE TATLISININ GEÇMİŞİ VE SEMBOL DEĞERİ:
     Aşure gününde ve günümüze kadar bu isimle anılan tatlının tarihi geçmişinde kesin olarak bilinen husus, Hz. Nuh’un büyük tufan sonrası gemisinin karaya oturması sonrasında, yiyecek olarak fazla da bir şey kalmayınca gemide kalan tüm malzemeler toplanmış ve bundan bir çeşit çorba türü yemek yapılmıştır. Bu yemek, yani günümüzdeki aşure, kurtuluş zamanında şükür orucu ile birlikte yenmiş ve bu gelenek yüzyıllar boyu devam etmiştir. Halen, dış ülkelerde “Noah’s Pudding”_ yani “Nuh’un Tatlısı” ya da “Nuh Pudingi” şeklinde isimlendirilen Türk tatlısı

17 Eylül 2012 Pazartesi

EN SAĞLIKLI VE DOĞAL YOĞURT: KENDİ MAYALADIĞINIZ YOĞURT



                                          Fotoğraf, www.lezzetlisomunlar.blogspot.com sitesinden alınmıştır.
    
    Piyasada satılan yoğurtların pek çoğunda katkı maddeleri olduğunu öğrendiğimde “tamamen doğal yoğurt” arayışına girdim ve yaklaşık bir aydır da kendi mayaladığım yoğurdu yapıp yiyoruz. Daha pratik olduğu için yoğurt makinesi satın alarak yaptığım yoğurdun yapımını anlatmadan önce; bazı üreticilerin yoğurtta yaptıkları “katkıların” neler olduğunu araştırıp öğrendiğim kadarıyla size de aktarayım. 
 Birkaç ay önce bir bilim adamının yoğurtla ilgili bir haberini okumuştum. (Bakınız: Cumhuriyet Gazetesi 05 Nisan 2012 tarihli haber ). Bu haberde, İstanbul Üniversitesi’nden Dr. Yavuz Dizdar, yoğurt da dâhil olmak üzere marketlerdeki uzun ömürlü gıdalardan uzak durulmasını tavsiye ediyor ve marketlerde bulunan yoğurtların içinde “glutatyon maddesi”nin bulunmadığını belirtiyor. Hâlbuki bu maddenin bir yoğurtta olması gereken ve bizleri birçok hastalıktan koruyan bir madde olduğunu; endüstriyel yoğurtlarda bu maddenin çeşitli nedenlerle (yoğurdun raflarda ekşime yapmaması, yoğurdun uzun süre dayanması vb.) yoğurt üreticileri tarafından alındığını söylüyordu. Bu haberi okuduktan bir süre sonra, televizyonda da yine doğal yoğurt konusunu görünce internette biraz araştırma yaptım, sonra da bir yoğurt makinesi alarak doğal yoğurt sürecine giriş yapmış oldum.  

BAZI ENDÜSTRİYEL YOĞURTLARDA NELER VAR:

    Yoğurt üretimi yapılırken sütün bir kısmı buharlaşma sonucu kayboluyor. Maliyeti azaltmak için de “milamin”, “selüloz” ve “süttozu” gibi katkı maddeleri katılıyor. Bu maddeler hem kıvamı artırıyor, hem de çok daha az süt kullanıldığı için üreticilerin maliyetini düşürüyor. Sağlık Bakanlığı tarafından bu maddelerin ancak belirli bir sınırda kullanımına izin veriliyor. Bu maddelerin, özellikle milamin ve selülozun uzun vadede insan vücuduna nasıl etki ettiğine dair bilimsel çalışmalar bulunmuyor. Eğer varsa da bunlar kamuoyu ile pek paylaşılmıyor.  
     Kıvam artırıcı olarak kullanımına sınırlı olarak izin verilen bir diğer katkı maddesi de “jelatin”. Son dönemde jelatin hakkında da bazı iddialar mevcut. Ülkemizde üretimi henüz olmadığı için dışarıdan ithal edilerek gelen bu maddenin önemli bir bölümü Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinden geldiği ve bunların da domuzların deri, kemik ve bağ dokularından üretildiği TV haber programlarına da konu olmuş. (Bakınız: 17 Haziran 2012 tarihli NTV Haber programı.) Jelatin maddesi, pasta kremalarından bazı şekerleme türlerine, eritme peynirlerinden şampuanlara kadar pek çok yerde kullanılıyor. 
    Eğer meyveli yoğurt yiyor veya çocuklarınıza yediriyorsanız bu maddelerden başka “E” türevi gıda boyaları da vücuda alınıyor demektir. Bunlardan özellikle E102, E104, E110, E122, E124, E129, E211 isimli maddelerin zararlı olduğu biliniyor. Meyveli yoğurtların içeriğinde bu maddelerin olmamasına dikkat etmek gerekiyor. Hatta en iyisi endüstriyel tip meyveli yoğurtlardan kaçınmakta fayda var. 
    Yoğurdun üstünde kaymak olması sizi yanıltmasın. Bunun yolu da bulunmuş. Tereyağı aromalı

20 Ağustos 2012 Pazartesi

DOĞADAKİ SAĞLIK – AYHAN ERCAN (KİTAP)



   İçindeki bilgilerden çekilmiş fotoğraflarına kadar gayet güzel hazırlanmış bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Türkiye Aktarlar ve Baharatçılar Derneği Başkanı ve bir bitki uzmanı olan Ayhan Ercan’ın hazırladığı “Doğadaki Sağlık” isimli kitabını sizlere tanıtayım.
    “Doğadaki Sağlık 50 Mucize Bitki-100 Mucize Kür” isimli kitabın ilk bölümünde adaçayından zencefile, biberiyeden yaban mersinine, çörek otundan sarı kantarona kadar, uzun yıllar sonucunda edinilen tecrübelerle yararlı ve şifalı olduğu öğrenilmiş onlarca bitkiden ve bunlarla uygulanabilecek kürlerden bahsediliyor. Her bir bitkinin kolayca tanınabilecek şekilde birkaç fotoğrafı da yazılara eşlik ediyor. 
     Örneğin, benim de sevdiğim ve değeri bizde pek bilinmeyen bir bitki olan zencefil konu edilirken, bitkinin kullanıldığı hastalıklar, zencefil ve artrit (romatizma), zencefil ve mide bulantısı, vitiligo, dolaşım bozukluğu, sinüzit, alerji, hazımsızlık ve reflü ilişkileri kısa kısa anlatılmış. Daha sonra da zencefilin macun olarak yapımı, çay olarak yapımı, tentür hazırlama şekli, salatalarda ve şeker hastaları için kullanımı gibi alt başlıklarla nasıl kullanılması gerektiği açıklanmış. Ayrıca bitkilerin yanı sıra Himalaya tuzu, arı sütü, propolis gibi diğer doğal ürünlerden ve bunların kullanım şekillerinden de bahsedilmiş. Özellikle Himalaya tuzu hakkında, geniş kapsamlı olarak hazırlanmış bölümü beğendim.   
  Kitabın ikinci bölümünde bazı hastalıklardan ve bu hastalıklarda kullanılabilecek bazı destekleyici kürlerden bahsedilmiş. Alerjiden karaciğer rahatsızlıklarına, böbrek rahatsızlıklarından varise kadar otuza yakın rahatsızlık için bazı bitkisel kürler tavsiye edilmiş.
     Kitabı hazırlayan Ayhan Ercan, televizyonda bazı programlara katılan bir bitki uzmanı olarak tanınıyor. Ben kendisini televizyonda henüz görmediysem de kitabının önsözünde belirttiği

30 Mayıs 2012 Çarşamba

SAĞLIKLI OLMA VE SAĞLIKLI ZAYIFLAMA: ALKALİ DİYET (KİTAP)



    Zayıflamak için çeşitli diyetlere başvurmak, etkili bir yolmuş gibi gözükmektedir. Hemen her yıl değişik isimli diyetler halka sunulmakta ve sunulan ilgili diyetin etkili olduğu iddia edilmektedir. Duymuşsunuzdur; Dukan Diyeti, Kan Grubuna Göre Beslenme Diyeti, Karatay Diyeti, Hollywood Yıldızları Diyeti vb… Kısa vadeli olarak bu diyetler bir parça etkili de olabilmekte; fakat bir kısmı sağlık sorunlarına da neden olmaktadırlar. Ayrıca kısa bir süre sonra vücut kaybettiği kiloları tekrar almakta, hatta kaybettiği kilolardan daha fazlasını da ilave olarak alabilmektedir.
   Kalıcı çözüm için, kısa vadeli bu değişik diyetlerden vazgeçip beslenmemizi “sağlıklı bir yaşam biçimi”ne getirmemiz gerekiyor. Alkali Diyet kitabına bu yönüyle inanıyorum ve kitapta belirtilen bilimsel görüşlere de katılıyorum. Hatta, yakın gelecekte vücuttaki alkali-asit dengesinin daha önemli olacağına_ kitapta da iddia edildiği gibi_ inanıyorum. Alkali Diyet kitabında nelerden bahsediliyor, kısaca göz atalım:
    Yanlış beslenme ve çevresel faktörlerin de etkisiyle “kronik bir asitlenme” etkisinde yaşıyoruz. Çoğu insanın vücudu, bariz şekilde asidik hale geldi. Halbuki vücudumuz hafif alkali olması için programlanmış bir organizmadır. Vücudun asit ve alkali dengesi oluşmazsa sağlığımız bozulmaya başlıyor. Denge bozulduğunda, kilo alma gibi nispeten daha hafif bir rahatsızlığın yanı sıra kolesterol, osteoporoz, kırışıklıkların artışı, eklem rahatsızlıkları, ödem, selülit, böbrek taşı oluşumu, uykusuzluk, tiroid fonksiyonlarının azalması ve hatta kansere kadar varan olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Kanser başta olmak üzere bu tür rahatsızlıklarla ilgili birçok araştırma sonuçlarında, vücudun asit düzeyinin oldukça yüksek ve alkali düzeyinin düşük kaldığı tespit edilmiş.
   Vücudumuzu asidik artıklardan, bir anlamda kirlenmiş düzeyden kurtarmamız ise çok zor değil. Beslenmemizde alkali besinlere ve içeceklere biraz daha fazla yer vermemiz gerekiyor. Kitapta liste olarak sunulan alkali besinler var. Örneğin kabuklu hariç tüm deniz ürünleri alkali