Kaliteli Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kaliteli Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2013 Pazar

TEDAVİDE VE SAĞLIKTA ÖZLENEN YENİ ve MODERN YAKLAŞIM: ŞİFA SENDE-Erhan Özer (KİTAP)


Hastalıkların tedavisindeki en büyük yanlış, vücut için başka, ruh için başka bir doktor olmasıdır. Oysa bunlar birbirinden ayrılamaz.
Hippokrates
   
    Eylül 2012’de basılıp günümüze kadar çok sayıda baskı yapan (ben 8’nci baskısını Mart 2012'de almıştım) Doktor Erhan Özer’in Şifa Sende İsimli kitabını size önemle tanıtmak istiyorum. Dr. Erhan Özer bu kitabını 30 yılı aşkın okuma, gözlem, araştırma, kendini geliştirme ve iç arayışın sonunda yazdığını, kendi doğumundan kitabını yazdığı zamana kadar yaşamda karşısına çıkan olayların, kişilerin birer tesadüf olmadığını böylelikle anladığını yazıyor.
    Aylar önce bir gazetede yazar-doktorun kendisiyle yapılmış bir röportajını okumuştum. Sanatçı Nilüfer’in son dönemdeki önemli bir rahatsızlığına ilişkin doktorluğunu yaptığını o zaman öğrendiğim doktorun röportajını okuyunca “ Ne güzel, kendini gelişen çağa uydurmuş modern bir doktor. Tedavilerdeki süreç, artık bu bahsedilen boyuta gidiyor” diye içimden geçirmiştim. (Söz konusu röportajın linki burada ve en altta). Kitabı okuyunca bu görüşlerim daha da pekişti. Tıp dünyamızda böyle açık görüşlü, mevcut sistemi sorgulayıcı, modern bilgilere kendini adapte etmiş bir doktorun, yine böyle güzel bir eseri ortaya çıkardığını görünce bunu paylaşmam gerektiğini fark ettim.

   Kitabın 259 sayfası içinde toplam 11 bölüm bulunuyor. İçindekiler bölümünde hangi bölümlerin olduğunu aşağıdaki sayfada görebilirsiniz.


                              Şifa Sende Kitabının İçeriği (Resmin üstüne tıklayıp büyütebilirsiniz)


DR. E.ÖZER’İN BU KİTABI YAZMA NEDENLERİ VE BAZI TEMEL HUSUSLAR:

Ø  Tanrı parçacığının (Higgs Bozonu) bulunması, artık tıp alanında da duruma hücre seviyesinde değil, atomaltı seviyede bakmayı gerektiriyor.
Ø  Kronik (müzmin, süregelen) hastalıklar bir kader değildir. İnsanların dünyaya gelişlerinin bir amacı vardır, o da tekâmüldür (ruhsal gelişim). Hastalıklar da ruhsal tekamülün bir parçasıdır.
Ø  Tıbbın, insanın bir ruhunun olduğunu yeniden hatırlaması gerekiyor. Tıp alanındaki en büyük problem, ruh, zihin, beden bütünlüğünün kurulamamış olmasıdır. Bunlar kopuk değerlendirildiği için bütünün tamamı görülemiyor.
Ø  Tüm hastalıkların kaynağı, ruhsal ve duygusal çatışmalardır. (Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler ve zararlı ışınlara maruz kalma hariç) (Örneğin kanserin varlığı, üç önemli bileşenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Bunlar , o kişi için aşırı dramatik bir durumun olması, bunun beklenmedik olması ve kişinin yalnızlığa doğru itilmesi.) Hastalıkla ilgili çatışmayı ortadan kaldırdığınızda hem ilgili organ, hem beyin ve hem de psikoloji; üçü birden iyileşir. Böylelikle ruhsal gelişimin de yolu açılır.
Ø  Dünyaya geliş amacımız, ruhsal olgunlaşmadır (tekamül). Bilincimizi ve frekansımızı daha üst bilinç ve frekans seviyelerine yükseltmeliyiz. Yaşamda amaçladığımız sadece haz alma amaçlı duygu tatmini yoluna gitmemiz bize ancak geçici mutluluklar ve bazı bağımlılıklara götürür. Halbuki, evrensel yasalar gereği olması gereken ruhsal tatmin gerçekleşmezse, hayat bize gitgide sıkıcı hale gelmeye başlar.     
Ø  Sevgi, evrenin gücüdür ve ruhsal tatminin de anahtarıdır. Kendi ruhumuzu evrenle bütünleştirmek için ilk şart olarak kendimizi sevmemiz gerekir. 


KİTAPTAN BAZI ÖNEMLİ SATIR BAŞLARI:

Ağrı ya da hastalıkların ana kaynakları şunlardır:

1. Bedensel alandaki asitlenme ve regülasyon blokajları
2. Zihinsel alandaki duygusal çatışmalar ve regülasyon blokajları
3. Ruhsal alandaki düşünce çatışmaları ve regülasyon blokajları

Regülasyon blokajı, vücudun kendini yaşatmak ve korumak için kullandığı bir çeşit sigorta sistemidir. Hastalığın kaynağı hangi alandan geliyorsa o alandaki regülasyon blokajları tedavi edilmelidir. Bunlar tedavi edilmezse enerji kapasitesi kaybedilmeye başlanır. 

Asitlenme, Duygusal ve Düşünce Çatışmaları:
Ağrı ya da hastalıkların diğer ana nedenleri olan bu konularla ilgili olarak geniş açıklamalar ve öneriler bulunuyor. Asitlenmeden korunmak için vücudumuzu alkali hale getirmemiz, bu maksatla da yiyip içtiklerimize dikkat etmemiz gerektiği belirtiliyor. Örneğin içtiğimiz su, mümkün olduğu kadar alkali olmalı, (1 Litre suya 1 tatlı kaşığı kadar karbonat katılabilir), bunun yanı sıra rafine değil, doğal tuzlar tercih edilmeli (Deniz tuzu, Himalaya tuzu gibi). Daha ayrıntılı bilgiler kitapta bulunuyor. (Kitapta bahsedilen asitlenme ve alkali beslenme ile ilgili Ayşegül Çoruhlu'nun Alkali Diyet isimli kitabıyla ilgili yazmış olduğum tanıtım yazısı burada) 
     
HASTALIKLARDAN KORUNMANIN ve TEDAVİNİN RUHSAL BOYUTU:

     Kitapta ruhsallık ile hastalığa yakalanma ve tedavi olma arasındaki yakın ilişkiler sık sık analiz ediliyor. Duygusal ve düşünce çatışmalarına yol açan nedenler, yazarın hastalarında görüp edindiği tecrübeler ışığında okurlara sunuluyor. Biz, en önemlilerinden bir kısmını buraya aktaralım:
ü  Niyetimiz ana belirleyicidir. Niyetinizi siz belirlersiniz. Bedeniniz buna uyum göstermek zorundadır. Bu nedenle niyet belirlerken çok dikkatli olmalıyız. Düşünceleriniz gerçekleşir. İyi ya da kötü fark etmez.
ü    Yaşam içinde sürekli karşılaştığımız problemler, onlarla rezonansa girdiğimiz insanlar ve sıkıntılar, aslında kozmik plandaki amaçta yol göstericilerdir.
ü    Hep karşı tarafta suç buluyorsanız, hep kurban durumundasınız. Halbuki, yaşadıklarınız bir şekilde size bir şey anlatmaya çalışır ve sizin için bir öğrenme yöntemidir. Anne ve baba da bu öğrenme yolculuğunda başrol oynar. Eğer anne ve babanızla ilgili bir problem dikkatinizi çekiyorsa, bilin ki sizin de hayatınızda öğrenmeniz gereken ders bu ve sizin de bu problemi halletmeniz gerekiyor. 
ü  Halletmemiz gereken problemlerin kaynağını kendimizde aramamak ve sorunları görmezden gelip mazeretlere sığınmak, kanserin en önemli nedenleri arasındadır. Evrensel frekanslarla uyumlu olmadığımız için ve her şeyi ilaçlarla perdelediğimiz için bunlar oluşuyor.

23 Kasım 2012 Cuma

AŞURE GÜNÜ VE LEZZETLİ BİR AŞURE TARİFİ: TEKKE AŞURESİ



                                                                                        
                                                                                         Varken dağıtırız, yokken şükrederiz.                                                                                                                          Cüneyd Bağdadi

       24 Kasım 2012 Cumartesi günü Aşure Günü’nü kutlayacağımız için bu yazımda önce Aşure Günü’nün   anlamı  ve  tarihi  geçmişi  hakkında  bilgi  vereceğim,  sonra da  Alevi - Bektaşi mutfağından Tekke Aşuresi’nin tarifini de sunup; lezzetli bir aşurenin yapılması ile ilgili tüyoları ve ilgili linkleri, derlediğim kadarıyla sizlerle paylaşacağım.

MUHARREM’İN 10’U: AŞURE GÜNÜ ve TARİHİ GEÇMİŞİ (ASHURA DAY AND IT'S HISTORY)
    Aşure (ya da Aşura), Arapça’dan gelme olup “On (10)” anlamındaki “aşara” kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin İbranice kökenli olduğunu iddia eden uzmanlar da mevcuttur. “Aşure” kelimesi, uzun zaman içerisinde iki temel anlama bürünmüştür. Birincisi, İslamiyet’teki Hicri takvimdeki ilk ay olan Muharrem ayının onuncu günü anlamında, ikincisi de herkesin bildiği aşure (tatlısı) anlamındadır.
   Önce ilk anlamından ve bunun da geçmişinden başlayalım: Aşure (Günü), henüz İslam dininde kutlanmıyor iken daha önceki dinler ve peygamberleri tarafından gün olarak _belki aynı ya da farklı isimlerle_ kutsal bir gün olarak biliniyordu. Bu kutsal güne dair, üstelik farklı dinlerde olmasına rağmen kabul edilen birçok önemli olay bulunmakta veya yakıştırılmaktadır. Bazı din ve tarih araştırmacıları bahsi geçen önemli olayların hepsinin bu günde olamayacağını, elde mevcut yeterli kanıt olmadığını belirtmektedirler. (İlgili araştırma ve incelemelerden Dr. Eyüp Baş’ın araştırmasına aşağıdaki ilgili linkten ulaşabilirsiniz). Özellikle aşağıda belirtilen ilk üç önemli olayın bu günde olduğu yönünde görüş birliği oluşmuş gibidir. Yine de bahsi geçen tüm bu olayların bir kısmı bile eğer bu günde oldu ise, bu açıdan oldukça kayda değer bir gün olduğu şüphesizdir. Bu önemli olaylar şunlardır:
1. Hz. Musa (a.s.), kavmi ile kaçarken Firavun ‘un ordusu Kızıldeniz’de boğulmuş ve aşure gününde kurtulmuşlardır.
2. Hz. Nuh (a.s.), gemisini Cûdi Dağı'nın üzerine aşure gününde demirlemiştir.
3. Hz. Âdem'in (a.s.) tövbesi aşure günü kabul edilmiştir.
4. Hz. Yunus (a.s.), balığın karnından aşure günü kurtulmuştur.  
5. Hz. Yusuf (as), kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan aşure günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (as) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail (as) doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.) oğlu Hz.Yusuf (as)'ın hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.
   Aşure gününde oruç tutmak da yüzyıllar boyu yaygın bir gelenek ve ibadet olmuştur. Üstelik sadece İslamiyette değil, Yahudi toplumunda da. Hatta, Yahudi toplumunun en kutsal ve önemli günü kabul edilen Yom Kippur (Kefaret) Günü’nün de Aşure Günü ile benzerliği dikkat çekicidir. (Bakınız: Aşağıda, Aşure Günü ile ilgili Dr. Baş araştırması-Sayfa:6) Acaba başlangıçta her iki dinde de bu gün, aynı zamanda kutlanmış; Yahudilerin Gregoryen takvime geçişi ile farklı zamanlarda kutlanmaya başlamış olabilir mi? Bu konunun daha iyi araştırılması gerekiyor belki de… 
  İslam Tarihinde Hicri 680 yılı, Muharrem ayının 10’unda Kerbela Olayı (Savaşı) meydana gelmiş ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) torunu Hz. Hüseyin ve beraberindekiler çölde etrafları sarılarak susuzluğa bırakılmış ve sonra da şehit edilmişlerdir. Emevi döneminden itibaren aşure günüyle ilgili olarak zaman zaman Sünni ve Şii’ler arasında kutlama/acı çekme kutuplaşması yaşanmış ise de zamanla bu durum yumuşamış ve günümüzde de Sünni vatandaşlarımızın Hz. Hüseyin’in katlini tasvip etmedikleri halde kutladıkları; Alevi vatandaşlarımızın ise matem tuttukları bir gün halini almıştır. 

OSMANLI DÖNEMİNDE AŞURE GÜNÜ GELENEĞİ:

   “Hicret senesinin başı olan Muharrem ayının onuncu gününden başlamak üzere, Muharrem sonuna kadar İstanbul’un bütün evlerinde iki kase olsa da aşure pişirmek uğur ve bereket sayılırdı. Her sınıftan kimseler buna özen gösterir ve özellikle onuncu gün pişirmeye dikkat ederlerdi. Aşure pişirilmesi, Nuh Peygamber’in sünneti olarak da herkesçe kabul olunmuş ve İslam’ın ortaya çıkmasından sonra da buna uyulmuştur. Ekseriya hayırseverler aşure pişirip halka ve bilhassa fukaraya dağıtmak için imaretler ve vakıflar yapmış ve masrafı karşılayacak gelir bırakmışlardı…
…Osmanlılar dönemi boyunca  aşure geleneğinde öncelik Saray’a aitti. Muharrem ayının 10’ncu günü Topkapı Sarayı mutfaklarında pişirilecek aşure için Kilar-ı Has’tan gereken malzeme verilir, birkaç gün önce hazırlıklara başlanırdı. Saray aşuresini helvacıbaşılar pişirmekteydiler. Büyük kazanlarda hazırlanan aşureden ilk olarak özel bir törenle padişaha,  harem halkına sunulması, sonra devlet ileri gelenlerine, imaretlere, halka dağıtılması adetti... Saray matbahlarının her birinde iki ve dört kulplu büyük kazanlarda buğday, incir, üzüm, kayısı kurusu, nohut, bakla vb. malzeme ile “daneli” denen aşureler pişirilir, 10 Muharrem gecesi sırık hamallarınca taşınan 50-60 kazan, Yıldız Talimhane Meydanı’na götürülerek düzgün bir sıra halinde dizilirdi. Sabah erkenden Matbah-ı Amire Müdürü, vekilharc ve helvacıbaşılar resmi giysileriyle meydanda hazır beklerler, seccadecibaşının aşure dağıtımının padişahın buyruğu olduğunu duyurmasından sonra Matbah-ı Amire Müdürü dua eder, amin diyen halka parmaklıklı kapılar açılır, her kazanın önünde kuyruklar oluşur ve beraberinde getirdikleri kaplara aşureler doldurulurdu. Bu sırada disiplinin sağlanamadığı, görevlilerin tepeden tırnağa aşure bulaşığına battıkları, hatta hücum edenler arasında kazana düşenler olduğu da görülürdü…” (Dr. Eyüp Baş araştırmasından alıntıdır) 
   

AŞURE TATLISININ GEÇMİŞİ VE SEMBOL DEĞERİ:
     Aşure gününde ve günümüze kadar bu isimle anılan tatlının tarihi geçmişinde kesin olarak bilinen husus, Hz. Nuh’un büyük tufan sonrası gemisinin karaya oturması sonrasında, yiyecek olarak fazla da bir şey kalmayınca gemide kalan tüm malzemeler toplanmış ve bundan bir çeşit çorba türü yemek yapılmıştır. Bu yemek, yani günümüzdeki aşure, kurtuluş zamanında şükür orucu ile birlikte yenmiş ve bu gelenek yüzyıllar boyu devam etmiştir. Halen, dış ülkelerde “Noah’s Pudding”_ yani “Nuh’un Tatlısı” ya da “Nuh Pudingi” şeklinde isimlendirilen Türk tatlısı

17 Eylül 2012 Pazartesi

EN SAĞLIKLI VE DOĞAL YOĞURT: KENDİ MAYALADIĞINIZ YOĞURT



                                          Fotoğraf, www.lezzetlisomunlar.blogspot.com sitesinden alınmıştır.
    
    Piyasada satılan yoğurtların pek çoğunda katkı maddeleri olduğunu öğrendiğimde “tamamen doğal yoğurt” arayışına girdim ve yaklaşık bir aydır da kendi mayaladığım yoğurdu yapıp yiyoruz. Daha pratik olduğu için yoğurt makinesi satın alarak yaptığım yoğurdun yapımını anlatmadan önce; bazı üreticilerin yoğurtta yaptıkları “katkıların” neler olduğunu araştırıp öğrendiğim kadarıyla size de aktarayım. 
 Birkaç ay önce bir bilim adamının yoğurtla ilgili bir haberini okumuştum. (Bakınız: Cumhuriyet Gazetesi 05 Nisan 2012 tarihli haber ). Bu haberde, İstanbul Üniversitesi’nden Dr. Yavuz Dizdar, yoğurt da dâhil olmak üzere marketlerdeki uzun ömürlü gıdalardan uzak durulmasını tavsiye ediyor ve marketlerde bulunan yoğurtların içinde “glutatyon maddesi”nin bulunmadığını belirtiyor. Hâlbuki bu maddenin bir yoğurtta olması gereken ve bizleri birçok hastalıktan koruyan bir madde olduğunu; endüstriyel yoğurtlarda bu maddenin çeşitli nedenlerle (yoğurdun raflarda ekşime yapmaması, yoğurdun uzun süre dayanması vb.) yoğurt üreticileri tarafından alındığını söylüyordu. Bu haberi okuduktan bir süre sonra, televizyonda da yine doğal yoğurt konusunu görünce internette biraz araştırma yaptım, sonra da bir yoğurt makinesi alarak doğal yoğurt sürecine giriş yapmış oldum.  

BAZI ENDÜSTRİYEL YOĞURTLARDA NELER VAR:

    Yoğurt üretimi yapılırken sütün bir kısmı buharlaşma sonucu kayboluyor. Maliyeti azaltmak için de “milamin”, “selüloz” ve “süttozu” gibi katkı maddeleri katılıyor. Bu maddeler hem kıvamı artırıyor, hem de çok daha az süt kullanıldığı için üreticilerin maliyetini düşürüyor. Sağlık Bakanlığı tarafından bu maddelerin ancak belirli bir sınırda kullanımına izin veriliyor. Bu maddelerin, özellikle milamin ve selülozun uzun vadede insan vücuduna nasıl etki ettiğine dair bilimsel çalışmalar bulunmuyor. Eğer varsa da bunlar kamuoyu ile pek paylaşılmıyor.  
     Kıvam artırıcı olarak kullanımına sınırlı olarak izin verilen bir diğer katkı maddesi de “jelatin”. Son dönemde jelatin hakkında da bazı iddialar mevcut. Ülkemizde üretimi henüz olmadığı için dışarıdan ithal edilerek gelen bu maddenin önemli bir bölümü Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinden geldiği ve bunların da domuzların deri, kemik ve bağ dokularından üretildiği TV haber programlarına da konu olmuş. (Bakınız: 17 Haziran 2012 tarihli NTV Haber programı.) Jelatin maddesi, pasta kremalarından bazı şekerleme türlerine, eritme peynirlerinden şampuanlara kadar pek çok yerde kullanılıyor. 
    Eğer meyveli yoğurt yiyor veya çocuklarınıza yediriyorsanız bu maddelerden başka “E” türevi gıda boyaları da vücuda alınıyor demektir. Bunlardan özellikle E102, E104, E110, E122, E124, E129, E211 isimli maddelerin zararlı olduğu biliniyor. Meyveli yoğurtların içeriğinde bu maddelerin olmamasına dikkat etmek gerekiyor. Hatta en iyisi endüstriyel tip meyveli yoğurtlardan kaçınmakta fayda var. 
    Yoğurdun üstünde kaymak olması sizi yanıltmasın. Bunun yolu da bulunmuş. Tereyağı aromalı

20 Ağustos 2012 Pazartesi

DOĞADAKİ SAĞLIK – AYHAN ERCAN (KİTAP)



   İçindeki bilgilerden çekilmiş fotoğraflarına kadar gayet güzel hazırlanmış bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Türkiye Aktarlar ve Baharatçılar Derneği Başkanı ve bir bitki uzmanı olan Ayhan Ercan’ın hazırladığı “Doğadaki Sağlık” isimli kitabını sizlere tanıtayım.
    “Doğadaki Sağlık 50 Mucize Bitki-100 Mucize Kür” isimli kitabın ilk bölümünde adaçayından zencefile, biberiyeden yaban mersinine, çörek otundan sarı kantarona kadar, uzun yıllar sonucunda edinilen tecrübelerle yararlı ve şifalı olduğu öğrenilmiş onlarca bitkiden ve bunlarla uygulanabilecek kürlerden bahsediliyor. Her bir bitkinin kolayca tanınabilecek şekilde birkaç fotoğrafı da yazılara eşlik ediyor. 
     Örneğin, benim de sevdiğim ve değeri bizde pek bilinmeyen bir bitki olan zencefil konu edilirken, bitkinin kullanıldığı hastalıklar, zencefil ve artrit (romatizma), zencefil ve mide bulantısı, vitiligo, dolaşım bozukluğu, sinüzit, alerji, hazımsızlık ve reflü ilişkileri kısa kısa anlatılmış. Daha sonra da zencefilin macun olarak yapımı, çay olarak yapımı, tentür hazırlama şekli, salatalarda ve şeker hastaları için kullanımı gibi alt başlıklarla nasıl kullanılması gerektiği açıklanmış. Ayrıca bitkilerin yanı sıra Himalaya tuzu, arı sütü, propolis gibi diğer doğal ürünlerden ve bunların kullanım şekillerinden de bahsedilmiş. Özellikle Himalaya tuzu hakkında, geniş kapsamlı olarak hazırlanmış bölümü beğendim.   
  Kitabın ikinci bölümünde bazı hastalıklardan ve bu hastalıklarda kullanılabilecek bazı destekleyici kürlerden bahsedilmiş. Alerjiden karaciğer rahatsızlıklarına, böbrek rahatsızlıklarından varise kadar otuza yakın rahatsızlık için bazı bitkisel kürler tavsiye edilmiş.
     Kitabı hazırlayan Ayhan Ercan, televizyonda bazı programlara katılan bir bitki uzmanı olarak tanınıyor. Ben kendisini televizyonda henüz görmediysem de kitabının önsözünde belirttiği

30 Mayıs 2012 Çarşamba

SAĞLIKLI OLMA VE SAĞLIKLI ZAYIFLAMA: ALKALİ DİYET (KİTAP)



    Zayıflamak için çeşitli diyetlere başvurmak, etkili bir yolmuş gibi gözükmektedir. Hemen her yıl değişik isimli diyetler halka sunulmakta ve sunulan ilgili diyetin etkili olduğu iddia edilmektedir. Duymuşsunuzdur; Dukan Diyeti, Kan Grubuna Göre Beslenme Diyeti, Karatay Diyeti, Hollywood Yıldızları Diyeti vb… Kısa vadeli olarak bu diyetler bir parça etkili de olabilmekte; fakat bir kısmı sağlık sorunlarına da neden olmaktadırlar. Ayrıca kısa bir süre sonra vücut kaybettiği kiloları tekrar almakta, hatta kaybettiği kilolardan daha fazlasını da ilave olarak alabilmektedir.
   Kalıcı çözüm için, kısa vadeli bu değişik diyetlerden vazgeçip beslenmemizi “sağlıklı bir yaşam biçimi”ne getirmemiz gerekiyor. Alkali Diyet kitabına bu yönüyle inanıyorum ve kitapta belirtilen bilimsel görüşlere de katılıyorum. Hatta, yakın gelecekte vücuttaki alkali-asit dengesinin daha önemli olacağına_ kitapta da iddia edildiği gibi_ inanıyorum. Alkali Diyet kitabında nelerden bahsediliyor, kısaca göz atalım:
    Yanlış beslenme ve çevresel faktörlerin de etkisiyle “kronik bir asitlenme” etkisinde yaşıyoruz. Çoğu insanın vücudu, bariz şekilde asidik hale geldi. Halbuki vücudumuz hafif alkali olması için programlanmış bir organizmadır. Vücudun asit ve alkali dengesi oluşmazsa sağlığımız bozulmaya başlıyor. Denge bozulduğunda, kilo alma gibi nispeten daha hafif bir rahatsızlığın yanı sıra kolesterol, osteoporoz, kırışıklıkların artışı, eklem rahatsızlıkları, ödem, selülit, böbrek taşı oluşumu, uykusuzluk, tiroid fonksiyonlarının azalması ve hatta kansere kadar varan olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Kanser başta olmak üzere bu tür rahatsızlıklarla ilgili birçok araştırma sonuçlarında, vücudun asit düzeyinin oldukça yüksek ve alkali düzeyinin düşük kaldığı tespit edilmiş.
   Vücudumuzu asidik artıklardan, bir anlamda kirlenmiş düzeyden kurtarmamız ise çok zor değil. Beslenmemizde alkali besinlere ve içeceklere biraz daha fazla yer vermemiz gerekiyor. Kitapta liste olarak sunulan alkali besinler var. Örneğin kabuklu hariç tüm deniz ürünleri alkali

19 Mayıs 2012 Cumartesi

BİR ULUSUN DİRİLİŞ GÜNÜ: 19 MAYIS


     
      Bugün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Ulusal Kuruluş Savaşımızın başladığı 19 Mayıs 1919’un yıldönümü. Artık eskisi gibi statlarda kutlamayacağız bayramları. 19 Mayıs, hafta boyunca caddelerde, değişik etkinliklerle ve şenliklerle kutlanacakmış. Şuna katılıyorum: Bir bayram, elbette yasaksavar gibi kutlanmamalı. Katılımı suni olan tüm bayramlarda eksik bir şeyler vardır: Halkın coşkusu. Bayramlar ne kadar halka malolur, sahiplenilirse o kadar coşku ile kutlanır. Bayrama “değişik bir hava” getirmek için yapılan bu uygulama için, keşke halka da danışılsaydı.
      Bugün geçmiş yıllarda kutlanan 19 Mayıs’lardan daha coşkulu bir kutlama yapılmıştır. Başta İzmir ve İstanbul gibi şehirlerde çoğu genç olmak üzere binlerce kişi eğlenerek, yürüyerek bu coşkuyu paylaşmışlar ve halkın kendi tarihine, kendi bayramına sahip çıktığını göstermişlerdir. Fizikte bilinen bir kural vardır: Etki-Tepki Kuralı. Yani her etki sonuçta bir tepkimeye neden olur. Aynı kural sadece somut fiziksel olaylarda değil; toplum bilim olan sosyolojide, psikoloji gibi bilimlerde de geçerlidir. En azından halkın bir kısmının algılaması; “Bayramıma sahip çıkmalıyım”

16 Mayıs 2012 Çarşamba

BEYİNDEN BİLİNCE YOLCULUK FESTİVALİ



      Beyinden Bilince Yolculuk Festivali (2012), bu yıl ikinci kez düzenleniyor. Festiva A.Ş. tarafından düzenlenen “Beyinden Bilince Yolculuk Festivali”nde nöroloji, psikiyatri, holistik tıp, anestezi, kadın doğum, göz hastalıkları, tıbbi seksoloji, endoktrinoloji, psikoloji gibi çeşitli bilim dalları ve kişisel gelişim alanından uzmanlar, seminerler ve atölye çalışmalarıyla beynin ve zihnin işleyişi, bilincin doğası hakkındaki bilgileri anlaşılır bir dille ziyaretçilere aktarılacak.
       Beyin, bilinç, biofeedback, manyetik alan, biorezonans, kişisel gelişim, eğitim ve danışmanlık, nöro-psikiatri ve psikolojik danışmanlık, yayıncılık, algılama, hafıza, hızlı okuma, zeka ve öğrenme gibi alanlarda faaliyet gösteren kuruluşlar da festivalde hizmetlerini tanıtacaklar.
      Geçen yıl katıldığımdaki etkinlik programına göre, bu yıl biraz daha zengin bir etkinlik programı ziyaretçileri bekliyor. Etkinlik programında workshoplar, seminerler, imza günleri bulunuyor. Etkinlik, workshop ve seminer programı ile katılımcı listesine buradan ulaşabilirsiniz.    

     

13 Mayıs 2012 Pazar

ANNELER GÜNÜ VE ANNELİK



                                                                                                           Tüm Annelere ve Çocuklarına…

       Bugün Anneler Günü. Sabahleyin bir buket çiçek ile annemin yanına gidip gününü kutlayınca, bende bu konuyla ilgili bir yazı yazma fikri oluşuverdi. Yalnız bu yazının, sıradan, “sadece günün anlam ve önemine uygun olarak yazılmış bir yazı” olmadığını belirtmek isterim. Anne sevgisi, elbette tek bir güne sığdırılmayacak kadar önemli ve kutsal bir sevgi. Ne mutlu bu karşılıklı sevginin farkında olabilen ve bu sevgiyi yaşayan annelerine ve onların çocuklarına…
       Bugün birçok evlat, annesinin gönlünü alacak, gününü kutladı ve kutlayacak. Ne kadar güzel…Madalyonun bir de görülmekte zorlanılan tarafına bir bakalım. Elbette, geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüzde de annesi ile ilişkisi sağlıklı olmayan veya anne-evlat ilişkisi istediği gibi yürümeyen evlatlar da bulunmakta ve kaçınılmaz olarak bu durum gelecekte de olacak. Evrende hiçbir şey tesadüf değildir. Buna “kader” adını da isterseniz koyabilirsiniz. Eğer bu şekilde ilişkisi olan kişilerdenseniz ve bu satırları okuyorsanız, odağınızı bu konuya verip kendinize şu soruyu sorabilirsiniz, tabii eğer sormak isterseniz: Anneniz sizin hayatınızda niçin var? Elbette sadece olumlu gözüken kısmıyla değil. Sizin hangi tarafınız, hangi özelliğiniz “anneniz ile birlikte şifa bulmayı”, halledilmeyi bekliyor? Sabrınız? Dürüstlüğünüz? Kendi gücünüze sahip çıkmanız? Kendi değerinizi bilmeniz? Koşulsuz sevginiz? Ya da başka bir şey?...

7 Mayıs 2012 Pazartesi

ATATÜRK GİBİ YAZMAK



   
    Bilgisayarınızda artık siz de bu şekilde Atatürk’ün el yazısı gibi yazabilirsiniz. Bursa’dan Artikel isimli bir firmanın sahibi olan işadamı Murat Özbalcı uzun uğraşlar sonucunda ABD’de Atatürk’ün orijinal el yazısını, bilgisayarlarda kullanılabilecek şekilde fontunu (yazı tipini) yaptırdı.
  Bunun için yapmanız gereken şu: Bu fontun bulunduğu birçok indirme kaynağı var. En iyisi Artikel firmasının sitesine (burada) gidip burada gözüken “İndir” bölümünden ilgili fontu bilgisayarınıza indiriyorsunuz. Sonra bu dosyayı alıp sırayla “Bilgisayarım _ C _ Windows_ Fonts” klasörüne erişip Fonts klasörünün içine kopyalıyorsunuz. Sonra da boş bir Word dosyası açıp yazı tiplerinde “Atatürk” olanı işaretleyip yazmaya başlıyorsunuz.
   

5 Mayıs 2012 Cumartesi

HIDRELLEZ GÜNÜ HAKKINDA


    
    Yarın Hıdrellez, yani Hızır-İlyas buluşması günü. Hızır’ın doğada dolaştığına inanılan gün. Sadece İslamiyet’te değil, eski Türk (Göktürk, Hun ve Uygurlar) adet ve inanışlarında karşımıza çıkan ve kutlandığı bilinen bu gün, aynı zamanda yaz günlerinin de müjdeleyicisi kabul ediliyor.
Sınır Ötesi Yayınlarından çıkan “Hızır Kimdir” kitabında güzel bilgiler var. Yüce Yaratıcı’nın zamana ve maddeye hükmedebilen bu ruhsal görevlisini ya da görevlilerini daha iyi tanımak isterseniz okumanızı tavsiye ederim. Kitaptan küçük alıntılarla Hıdrellez ile ilgili bazı inanışları çok kısa sıralayayım. Bu tavsiyeler, bence en azından kişinin kendi bilinçaltına gönderilen güçlü mesajlar olduğu için de "değişim ve dönüşüm" için önem taşıyor. İnanıp uygulamak ya da inanmamak size kalmış:
1. Hıdrellez Gününde bereket ve bolluk enerjisi artar. Bu nedenle Hıdrellez gecesi, yani bir gün önceki geceden bütün yiyecek torba ve kapaklarının ağzı açılır. Bu günde evin kapısına gelen yabancı veya dost akraba veya yoksullar boş çevrilmez ve ikram yapılır. İçinde para bulunan minik keseler geceden itibaren mümkünse bir gül dalına asılır ve ertesi gün alınarak bolluk-bereket getirmesi için cüzdanlara konur. Bu paralar yıl boyu harcanmaz.
2. Sağlık ve şifa amacı ile; yeşil çimenlerin üzerinde yatıp yuvarlanır. Bahçelerde kurulu salıncaklarda genç-ihtiyar herkes sallanır. Papatya gibi şifalı bazı bitkiler o gün toplanır. Zaman zaman bu toplanan bitkiler kaynatılır ve içilir. Hıdrellez ateşinin üstünden en az üç kez atlanır. Bunun kış mevsiminin uyuşukluğunu gidermeye ve bazı dertlerden kurtaracağına inanılır. Yaygın inanışa göre güneş doğmadan sabah erken kalkmak önemlidir. Geç kalkmanın insan üzerinde bir ağırlık bırakacağına, yıl boyunca tembel olunacağına inanılır.
3.Uğur, şans ve kısmet bulmaya yönelik inanış ve uygulamalar: Özellikle sabah kırlık alanlara, doğaya gidilir. Hıdrellez gecesi tercihen bir gül ağacının dibine adaklar adanır ve buna ilişkin sembolik şekillerle beslenir. Ev istenirse toprak veya kiremitten ev şekilleri, bebek istenirse bebek şekli, para istenirse para konur ve Hıdrellez günü bunlar bozulur ve alınır.
   Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinin bazı Yörük köylerinde her yıl sadece Hıdrellez sabahı toplanan bitki yapraklarındaki çiğden, yoğurt mayalanmakta ve bu yoğurt mayası diğer Hıdrellez gününe kadar maya için kullanılmaktadır. Basına da yansıyan konu ile ilgili bilgi burada
   Hıdrellez gününde evde durulmaz, doğada neşe içinde zaman geçirilmeye çalışılır. Hıdrellez gününüz şimdiden kutlu olsun.


POPULAR SCIENCE TÜRKİYE DERGİSİ İLE GELECEĞİ GÖRMEK


        
     Popular Science Dergisi’nin, (Türkçe ismiyle Popüler Bilim Dergisi) Türkçe baskısı Mayıs 2012’den itibaren yayına başladı. 1872’den beri yani 140 yıldır yayınlanan böylesi sağlam geçmişi olan bir derginin ülkemizde yayınlanmaya başlaması güzel bir gelişme tabii. “Bilim” denilince çoğu insanda bir çekinme, adeta “bir anlaşılmazlık” ve kendine uzaklık hissi oluşur. Bu nedenle bilimin ve bilim dilinin “anlaşılır” şekilde kullanımı çok önemlidir. Popular Science Türkiye, akıcı, kolay anlaşılır bir dil kullanarak bunu sağlıyor. Ayrıca kullandığı görsel malzemeler çok yerinde ve güzel. Üstelik Türkiye’de ilk defa denenen bir uygulama ile akıllı telefonlar kullanılarak dergi içindeki fotoğrafların, “canlı videolara” dönüşmesini sağlayabiliyorsunuz. Dergi içindeki bazı konularda video bölümleri var ve isterseniz bunları seyredebiliyorsunuz. Cep telefonunuzu dergideki fotoğrafa tutuyorsunuz ve telefonunuzdan video olarak seyredebiliyorsunuz. Bunun için için Apple veya Android sistemli akıllı telefonunuza “PopSci Tur AR” isimli küçük bir aplikasyon indirmeniz yeterli.
       Popular Science dergisinin gücü, geleceği çok iyi görüp analiz edebilmesinden geliyor. Öyle ki zamanında imkansız olarak görülüp olmaz denen ve bilimkurgunun kuru hayal dünyası diye küçümsenen bir çok gelişmeyi dergi önceden görüp eski sayılarında bunların haberini verebilmiş. Örneğin Ay’da su bulunabileceğini daha 1892 yılında yani 2009’da bulunuşundan 107 yıl önce yazmış. Benzer şekilde 76 yıl öncesinden 1934’de tam yüz nakli yapılabileceğini; yine 76 yıl öncesinden 1931’de robotların koku alabilecek teknolojiye ulaşacağımızı ve bunun gibi birçok teknolojik ilerlemeyi öncesinden tahmin edebilmiş olan bu vizyon sahibi dergiyi ben beğendim. Genç bir nüfusa sahip olan ülkemiz, umarım bilime ve geleceğe ilişkin merakını geliştirir ve bu dergiye hakkını verir. 3.50 TL gibi düşük sayılabilecek bir ücretle bilime, geleceğe ve hatta bilimkurguya çeşitli uzman görüşleriyle çok boyutlu bakan bu dergi, okunmayı hak ediyor.  
      Derginin uluslararası baskısı olan orijinal baskısının tüm arşivine ulaşabilir ve eğer İngilizce biliyorsanız merak ettiğiniz tüm konularda arşiv araması yaptırarak derginin arşivinden ilgili bölüme ulaşabilirsiniz. Popular Science arama arşivi burada.

 
MERAKLISI İÇİN İLGİLİ LİNKLER:

Derginin tanıtım yazısı burada

Derginin İngilizce internet sayfası burada.

CNN Türk’te Medya Mahallesi programında derginin editörü Şahin Ekşioğlu ile yapılmış video söyleşi burada.

14 Şubat 2012 Salı

YALNIZLIK BİR FIRSATTIR, EĞER ANLAYABİLİRSEK...(Deneme)


     Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Herkesin sevgilisi, eşi vb. olmadığı için, önemli sayıda insan da yalnız olduğu için bugün bu yazıyı kaleme almak istedim. Bazı kendi deneyimlerimi de katarak…
     Başlıkta da yazdığım gibi, evet yalnızlık bir fırsattır. Hem de çok önemli bir fırsat. Önemli olan ise, yalnızlıktan çıkarmamız gereken fırsatı veya “ders”i anlayıp anlayamadığımızdır. Yalnızlık, kendimizi daha iyi tanımamıza, potansiyellerimizi görmemize, eksik veya yanlış olabilecek taraflarımızı fark edip kişisel gelişimimize ivme kazandırmamız için önemli bir “ara istasyon”, bir fırsat görevi de yapar. Yoksa toplumda önemli bir çoğunluğun kabul ettiği gibi, bu durumdan kaçınılması, korkup çekinilmesi veya yaşanmaması gereken bir durum olarak bakmak, karşımıza çıkan fırsatı eksik değerlendirmememize yol açacaktır.

31 Aralık 2011 Cumartesi

BİR RUHSAL DÖNÜŞÜM ÖYKÜSÜ: YUVAYA YOLCULUK (Kitap)

           
       Fazla olmayan sayıda kitap için yeniden okuma ihtiyacı hissettim. Bundan daha az sayıda kitabı da yeniden okudum. Bu minik listemin ilk sırasına rahatlıkla yerleştirebileceğim bir kitabı size kısaca tanıtmak istiyorum. Kitabın adı:Yuvaya Yolculuk. Akaşa Yayınlarından 2000 yılında çıkmış olan bu kitabın ilhamını Kryon vermiş ve Lee Carroll da yazmış.
       Kitabın konusuna gelince; Michael Thomas isimli sıradan gözüken bir adamın yaşadığı olağanüstü bir ruhsal yolculuk ile ilgili. Amaçsız ve anlamsız tekrarlarla dolu bir hayatta yaşadığını düşünen ve kendini kıstırılmış hisseden Michael Thomas, bu dünyada mutlu değildir; işin kötüsü bu konuda iyimser de değildir. Yaşadığı önemli bir kaza sonrasında kaldırıldığı hastanede gördüğü ve yaşadığı bazı deneyimlerle bu görüşü yavaş yavaş değişerek farkındalığı artmaya başlar…

22 Ekim 2011 Cumartesi

FARKLI SEVGİ DİLLERİNDE BİRLEŞEBİLMEK (Deneme)


Çok yerinde ve güzel bir tavsiye üzerine alıp okuduğum bir kitap, bu yazının konusunu oluşturuyor. Kitabın esas ismi, “Beş Sevgi Dili”. Esas diyorum, çünkü kitabın yazarı yıllar sonra kitabını güncelleyerek bir de yalnız kişiler için aynı temelde bir başka sürümünü yazmış: “Yalnızlar İçin Beş Sevgi Dili”. Esasen her iki kitabın da temeli aynı, üstelik her yaştan ve her kesimden kişiyi ilgilendiriyor. Bu kitaplarda bahsedilen temel husus şu: Sevdiğimiz insanlara gerçekten ihtiyaç duyduğu “şekilde” sevgimizi yansıtabiliyor muyuz? Kendimizin ve elbette onların “sevgi dilini” biliyor ve ona göre davranabiliyor muyuz?
      Genç-yaşlı, evli-bekâr, eğitimli-eğitimsiz hemen her insanın ihtiyaç duyduğu ortak bir şey var. Bu, bizim hayatta mutlu olup olmamamızı da etkileyen en önemli şey: Sevme ve sevilme ihtiyacı. Bu dünyada hem seven, hem de sevilen insanların, aynı şekilde mutlu olduklarını da görür veya biliriz. Bizim de bu mutluluğu yaşamamız veya yaşam kalitemizi artırmamız için en azından bilmemiz gereken temel bir husus var: Her insan farklı şekillerde sevgiyi algılayabiliyor ve farklı şekillerde de bu algısına göre sevgisini dile getiriyor. Tabii anlayabilene…
      Temelde 5 farklı sevgi dili olduğu tespit edilmiş. Duygusal olarak sevgiyi ifade etmenin beş yolu şunlardan oluşuyor:

  1. Onaylayıcı Kelimeler
  2. Hediye Alma
  3. Hizmet Eylemleri
  4. Kaliteli Zaman
  5. Fiziksel Temas

       Her insan yukarıdaki beş sevgi dilinden en az birini ağırlıklı olarak diğerlerinden daha çok olarak sevdiği veya sevebileceği insanlara kullanıyor. Üstelik diğer insanlar tarafından bu sevgi dili ile kendisine “ulaşılması”nı bilinçli olmadan da olsa istiyor. Diğer sevgi dillerini daha az fark ediyor hatta hiç fark etmeyebiliyor...

TÜM ERDEMLERİN PINARI: DÜRÜSTLÜK (Deneme)

      İlk yazımın konusunun biraz özellikli olmasını istedim ve neredeyse tüm insanların hasret kaldığı çok önemli bir kişilik özelliğine; dürüstlüğe dair bir yazının uygun olacağını düşündüm. Evet, dürüstlük felsefi olarak tüm erdemlerin (adalet, vicdan vb.) ve etik değerlerin pınarı yani çıktığı kaynak kabul edilir. Gerçekten de öyledir. Bir insan dürüstse hatalarını kabul edebilir, daha iyi insan olmak için çaba gösterebilir. Adil bir insan olmaya çalışır, dolayısıyla kendi kişisel çıkarından çok insanların hakları konusunda daha duyarlıdır. Bu iyi örnekleri daha da çoğaltmamız mümkün tabii.
      Günümüzde dünyaya ve özellikle Türkiye’mize bakarsak bu özelliğin nedense göz ardı edildiğini, hatta küçümsendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Toplumumuzun çok önemli bir kesimi tarafından “Dürüst olmak”, adeta enayilik veya zayıflık ile eş anlam taşımaktadır. Çünkü “malı götürmek”, “köşeyi dönmek” için dürüst değil, “kıvrak”, “iş bilir”, “kurnaz” yani kısaca yalan söyleme becerisine (?) sahip olmak gerekir. Sadece iş hayatında değil kimi zaman evliliği de kapsayan ikili ilişkilerde de bu beceriye sarılıveririz. Toplumumuzun içine, neredeyse genetik kodlarına sinmiş bu durum elbette olumsuz sonuçlar da doğuracaktır. En önemli sonuçlarından biri; insanların birbirine güvenlerinin azalmasıdır.