Kaliteli yaşama dair düşüncelerden öykülerime, edebiyat uyarlamalarından bilime, bilimkurgudan kuantuma kadar farklı konuların yer aldığı bu evrene Hoşgeldiniz...
ÖNEMLİ NOT: Bu blogdaki yazılar tamamen yazarına ait, özgün yazılardır.Diğer site ve bloglardan yapılan alıntılar veya verilen linkler, emeğe saygı anlamında kaynak gösterilerek belirtilmektedir.İzinsiz ve kaynak göstermeden yazıları kullanmayınız...
"Polisiye
romanlar, her insanın cinayet işleyebileceğini kanıtlar." Patricia Highsmith
17 Mayıs 2014’devizyonagirecek
bir polisiye-dram filmi var. Yazar Patricia Highsmith’in 1964 yılında basılıp yayınlanan
“Ocak Ayının İki Yüzü” (Two Faces Of January) isimli suç romanından uyarlanan bu
filmi seyretmeden önce bu romanı okudum ve önce romanla ilgili; seyrettikten sonra
da filmiyle ilgili bilgi ve düşüncelerimi bu sayfada paylaşmak istedim. ( NOT: Aşağıdaki linkte yer alan Vikipedi’de
romanın basım yılı ile ilgili yazılan 1961 tarihi doğru değildir. )
Önce romandan biraz bahsedelim: Yazar, psikolojik gerilim türündeki bu
polisiye romanını 43 yaşında iken
yazmış. Konusu kısaca şöyle: Chester MacFarland ve Colette Mac Farland isimli Amerikalı
varlıklı bir çift zorunlu olarak bir tatile çıkarlar, çünkü Chester MacFarland,
Amerika’da dolandırıcılık başta olmak üzere bazı suçlara karışmıştır ve en
azından ismini bir süreliğine unutturmak istemektedir. Avrupa tatili sırasında
Atina’ya geldiklerinde kaldıkları otele gelen bir Yunan polisini istemeden
öldürmek zorunda kalan Chester ve karısı, otelde kendilerini uzaktan takibe alan Rydal
isimli bir adamdan yardım alarak bu işten sıyrılırlar. Rydal, hangi amaçlarla
bu çifte yardım etmiştir? Onların bu kaçışları nelere mal olacaktır? Bu ve
bunun gibi birçok sorunun cevabını romanı okudukça merak edecek ve cevabını bulabileceksiniz. Patricia Highsmith’in klasik
üslubundaki bu psikolojik derinlikli suç polisiyesini okumanızı tavsiye ederim.
Roman, 1964 yılında İngiliz Polisiye Yazarlar Birliği'nin verdiği En İyi Yabancı (İngiltere Dışı) Dalda Altın Hançer (Gold Dagger) Ödülü'nü almıştır.
Romanın İngilizce Baskılarının Kapakları
Roman, bizdeki ilk baskısını
2005 yılında Can Yayınları tarafından basılarak yapmış. Toplamda 334 sayfa. Patricia
Highsmith’in romanları birçok ülkede popüler olduğu için diğer dillerde de
baskılarını yapıyor. Derlediğim kadarıyla Türkçe dışında İspanyolca, Yunanca, Almanca,
Fransızca baskıları mevcut (Bakınız: Aşağıdaki kapaklar)
Romanın Diğer Dillerdeki Bazı Baskılarının Kapakları
ROMANLA İLGİLİ BAZI İLGİNÇ NOTLAR:
"Ocak Ayının İki Yüzü" romanının yazarı da “Ocak” ayında (19 Ocak 1921) doğmuştur. Tesadüf mü?...
Roman, Paris, Atina ve Girit’te geçer. Filminde olduğu gibi Türkiye ve İstanbul romanda yer almamaktadır. Bakalım, filminde İstanbul nasıl yer alacak?
MERAKLISI İÇİN ROMANLA İLGİLİ BAZI LİNKLER:
Vikipedi’de (Türkçe) yazar Patricia
Highsmith için buraya tıklayınız.
Wikipedia’da (İngilizce) yazar
Patricia Highsmith için buraya
tıklayınız.
Wikipedia’da (İngilizce) roman
hakkında (Two Faces Of January) kısa bilgi için buraya
tıklayınız.
Geçenlerde okuduğum hoş bir
kitabı tanıtmak istiyorum: İngiliz yazar Mark Haddon’un yazdığı, kısa adıyla
“Süper İyi Günler” romanı. Kitabın alt başlığı ile tam adını yazacak olursam
“Süper İyi Günler ya da Christopher Boone’un Sıradışı Hayatı”. Romanın orijinal
ismi ise “The Curious Incident of the Dog in the Night Time”, kaba bir
çeviriyle “Köpeğin Gece Vaktindeki Tuhaf Olayı”.
Romanda 15 yaşında, otistik özellikleri
bulunan bir genci, kendi ağzından hem tanımaya başlıyor hem de yaşadığı
durumlara ortak oluyoruz. Babasıyla yaşayan Christopher, dünyayı biraz farklı
algılıyor, bu nedenle de kendi yaşıtlarından farklı bir dünyası var. Örneğin
sıradan romanları okumuyor, daha çok matematik ve bilim okuyor. Bir cinayet
romanı yazıyor. Kendi köpeğinin anlaşılmaz bir nedenle öldürüldüğünü gördükten
sonra, bir dedektif gibi köpeğinin katilini bulma sürecini yazmaya başlıyor. Genç
yazar Christopher, her ne kadar “Bu komik bir kitap olmayacak, Espri yapmasını
bilmiyorum…” diye belirtse de çok içten, sıcak, naif anlatımıyla bizi
gülümsetiyor, hatta yer yer kahkaha ile güldürüyor.
Kısaca romanın konusunu toparlayacak
olursak; Christopher Boone isimli otistik genç okulunda özellikle matematik
alanında oldukça başarılı bir öğrencidir. Bir gece vakti Wellington isimli
köpeğin tırmıkla öldürülmüş olduğunu görür ve köpeğin katilini bulmaya azmeder.
Kendi yaşayış tarzına ve durumuna uymayan durumlarla yüzleşir, bu arada
babasıyla da arası bozulmaya başlar. Yıllar önce kalp krizi geçirdiği için birden
ortadan yok olan annesine özlemi artmaya başlar. Fakat yaşam, direnen ve
mücadele edenlere hoş sürprizlerini yapacaktır.
KİTAPTAN BAZI BÖLÜMLER:
“… Ben yalan söylemem. Annem
bunun iyi bir insan olmamdan kaynaklandığını söylerdi. Ama bunun nedeni iyi bir
insan olmam değil. Bunun nedeni yalan söyleyememem…
… Otobüsle okula giderken
peş peşe 4 kırmızı araba gördüm, bunun anlamı o günün İyi Bir Gün olacağıydı.
Bu yüzden Wellington için daha fazla üzülmemeye karar verdim. Okuldaki psikiyatrist
Bay Jeavons, bir keresinde bana neden peş peşe 4 kırmızı arabanın İyi Bir Gün, peş
peşe 3 kırmızı arabanın İyi Sayılabilir Bir Gün ve peş peşe 5 kırmızı arabanın
Süper İyi Bir Gün olduğunu ve neden peş peşe 4 sarı arabanın, kimseyle konuşmadığım,
tek başıma oturup kitap okuduğum ve öğlen yemeğimi yemediğim ve hiç risk
almadığım Kara Günlerden biri anlamına geldiğini sordu. Ayrıca oldukça mantıklı
biri olduğumu ve böyle pek de mantıklı olmayan bir şekilde düşündüğüm için çok
şaşırdığını söyledi. Her şeyin düzen içinde olmasından hoşlandığımı söyledim...
…Babam yumruğuyla masaya o
kadar şiddetli vurdu ki tabaklarla onun çatalı ve bıçağı zıpladı ve benim
jambon dilimim de brokoliye değdi, bu yüzden jambonu da brokoliyi de artık
yiyemeyecektim. Sonra bağırdı: “O adamın adı benim evimde bir daha anılmayacak.”
“Neden?” diye sordum. “O adam bir şeytan” dedi. “Bu, Wellington’u öldürmüş olabileceği
anlamına mı geliyor?” dedim. Babam ellerini kafasına koydu ve “Tanrım bana
yardım et” dedi…
Hastalıkların
tedavisindeki en büyük yanlış, vücut için başka, ruh için başka bir doktor
olmasıdır. Oysa bunlar birbirinden ayrılamaz.
Hippokrates
Eylül 2012’de basılıp
günümüze kadar çok sayıda baskı yapan (ben 8’nci baskısını Mart 2012'de almıştım) Doktor
Erhan Özer’in Şifa Sende İsimli
kitabını size önemle tanıtmak istiyorum. Dr. Erhan Özer bu kitabını 30 yılı
aşkın okuma, gözlem, araştırma, kendini geliştirme ve iç arayışın sonunda
yazdığını, kendi doğumundan kitabını yazdığı zamana kadar yaşamda karşısına
çıkan olayların, kişilerin birer tesadüf olmadığını böylelikle anladığını
yazıyor.
Aylar önce bir gazetede yazar-doktorun kendisiyle
yapılmış bir röportajını okumuştum. Sanatçı Nilüfer’in son dönemdeki önemli bir rahatsızlığına ilişkin doktorluğunu yaptığını o
zaman öğrendiğim doktorun röportajını okuyunca “ Ne güzel, kendini gelişen çağa uydurmuş modern bir
doktor. Tedavilerdeki süreç, artık bu bahsedilen boyuta gidiyor” diye içimden
geçirmiştim. (Söz konusu röportajın linki burada
ve en altta). Kitabı okuyunca bu görüşlerim daha da pekişti. Tıp dünyamızda
böyle açık görüşlü, mevcut sistemi sorgulayıcı, modern bilgilere kendini adapte etmiş
bir doktorun, yine böyle güzel bir eseri ortaya çıkardığını görünce bunu
paylaşmam gerektiğini fark ettim.
Kitabın 259 sayfası içinde
toplam 11 bölüm bulunuyor. İçindekiler bölümünde hangi bölümlerin olduğunu
aşağıdaki sayfada görebilirsiniz.
Şifa Sende Kitabının İçeriği(Resmin üstüne tıklayıp büyütebilirsiniz)
DR. E.ÖZER’İN BU KİTABI YAZMA NEDENLERİ VE BAZI TEMEL HUSUSLAR:
ØTanrı
parçacığının (Higgs Bozonu) bulunması, artık tıp alanında da duruma hücre
seviyesinde değil, atomaltı seviyede bakmayı gerektiriyor.
ØKronik
(müzmin, süregelen) hastalıklar bir kader değildir. İnsanların dünyaya gelişlerinin
bir amacı vardır, o da tekâmüldür (ruhsal gelişim). Hastalıklar da ruhsal
tekamülün bir parçasıdır.
ØTıbbın,
insanın bir ruhunun olduğunu yeniden hatırlaması gerekiyor. Tıp alanındaki en
büyük problem, ruh, zihin, beden bütünlüğünün kurulamamış olmasıdır. Bunlar kopuk
değerlendirildiği için bütünün tamamı görülemiyor.
ØTüm
hastalıkların kaynağı, ruhsal ve duygusal çatışmalardır. (Kazalar,
yaralanmalar, zehirlenmeler ve zararlı ışınlara maruz kalma hariç) (Örneğin kanserin varlığı, üç önemli bileşenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Bunlar , o kişi için aşırı dramatik bir durumun olması, bunun beklenmedik olması ve kişinin yalnızlığa doğru itilmesi.) Hastalıkla
ilgili çatışmayı ortadan kaldırdığınızda hem ilgili organ, hem beyin ve hem de
psikoloji; üçü birden iyileşir. Böylelikle ruhsal gelişimin de yolu açılır.
ØDünyaya
geliş amacımız, ruhsal olgunlaşmadır (tekamül). Bilincimizi ve frekansımızı
daha üst bilinç ve frekans seviyelerine yükseltmeliyiz. Yaşamda amaçladığımız sadece
haz alma amaçlı duygu tatmini yoluna gitmemiz bize ancak geçici mutluluklar ve
bazı bağımlılıklara götürür. Halbuki, evrensel yasalar gereği olması gereken ruhsal
tatmin gerçekleşmezse, hayat bize gitgide sıkıcı hale gelmeye başlar.
ØSevgi,
evrenin gücüdür ve ruhsal tatminin de anahtarıdır. Kendi ruhumuzu evrenle
bütünleştirmek için ilk şart olarak kendimizi sevmemiz gerekir.
KİTAPTAN BAZI ÖNEMLİ SATIR BAŞLARI:
Ağrı
ya da hastalıkların ana kaynakları şunlardır:
1. Bedensel alandaki
asitlenme ve regülasyon blokajları
2. Zihinsel alandaki
duygusal çatışmalar ve regülasyon blokajları
3. Ruhsal alandaki düşünce
çatışmaları ve regülasyon blokajları
Regülasyon blokajı, vücudun kendini yaşatmak
ve korumak için kullandığı bir çeşit sigorta sistemidir. Hastalığın kaynağı
hangi alandan geliyorsa o alandaki regülasyon blokajları tedavi edilmelidir.
Bunlar tedavi edilmezse enerji kapasitesi kaybedilmeye başlanır.
Asitlenme, Duygusal ve Düşünce Çatışmaları:
Ağrı ya da hastalıkların
diğer ana nedenleri olan bu konularla ilgili olarak geniş açıklamalar ve
öneriler bulunuyor. Asitlenmeden korunmak için vücudumuzu alkali hale getirmemiz,
bu maksatla da yiyip içtiklerimize dikkat etmemiz gerektiği belirtiliyor.
Örneğin içtiğimiz su, mümkün olduğu kadar alkali olmalı, (1 Litre suya 1 tatlı
kaşığı kadar karbonat katılabilir), bunun yanı sıra rafine değil, doğal tuzlar
tercih edilmeli (Deniz tuzu, Himalaya tuzu gibi). Daha ayrıntılı bilgiler
kitapta bulunuyor. (Kitapta bahsedilen asitlenme ve alkali beslenme ile ilgili Ayşegül Çoruhlu'nun Alkali Diyetisimli kitabıyla ilgili yazmış olduğum tanıtım yazısı burada)
HASTALIKLARDAN KORUNMANIN ve TEDAVİNİN RUHSAL BOYUTU:
Kitapta ruhsallık ile hastalığa yakalanma
ve tedavi olma arasındaki yakın ilişkiler sık sık analiz ediliyor. Duygusal ve düşünce çatışmalarına yol
açan nedenler, yazarın hastalarında görüp edindiği tecrübeler ışığında
okurlara sunuluyor. Biz, en önemlilerinden bir kısmını buraya aktaralım:
üNiyetimiz
ana belirleyicidir. Niyetinizi siz belirlersiniz. Bedeniniz buna uyum göstermek
zorundadır. Bu nedenle niyet belirlerken çok dikkatli olmalıyız. Düşünceleriniz
gerçekleşir. İyi ya da kötü fark etmez.
üYaşam
içinde sürekli karşılaştığımız problemler, onlarla rezonansa girdiğimiz
insanlar ve sıkıntılar, aslında kozmik plandaki amaçta yol göstericilerdir.
üHep
karşı tarafta suç buluyorsanız, hep kurban durumundasınız. Halbuki,
yaşadıklarınız bir şekilde size bir şey anlatmaya çalışır ve sizin için bir
öğrenme yöntemidir. Anne ve baba da bu öğrenme yolculuğunda başrol oynar. Eğer
anne ve babanızla ilgili bir problem dikkatinizi çekiyorsa, bilin ki sizin de
hayatınızda öğrenmeniz gereken ders bu ve sizin de bu problemi halletmeniz
gerekiyor.
üHalletmemiz
gereken problemlerin kaynağını kendimizde aramamak ve sorunları görmezden gelip
mazeretlere sığınmak, kanserin en önemli nedenleri arasındadır. Evrensel
frekanslarla uyumlu olmadığımız için ve her şeyi ilaçlarla perdelediğimiz için
bunlar oluşuyor.
Bu ay oldukça taze bir edebiyat
uyarlamasından bahsedeceğiz. Dünyada çok satan bir kitaptan ve onun 2012 yılı
sonunda gösterime girip bu yıl 2013 Oscar ödüllerinde tam 11 dalda ödül adaylığı
bulunan film uyarlamasından bahsedeceğiz. Kitabımız ve filmimiz: Life Of Pi,
yani Pi’nin Yaşamı. Yolculuk başlasın…
ÇOK SATAN BAŞARILI BİR KİTAP:
Pİ’NİN YAŞAMI
Dram-macera (hatta biraz
da fantastik) türdeki Pi’nin Yaşamı romanı, esasen biraz da spiritüel bir
yolculuk romanıdır. Yann Martel tarafından yazılıp Eylül 2001 yılında
yayınlanmıştır. Kısa sürede Fransa, İngiltere gibi ülkelerde tanınıp ödüller
kazanmaya başlamıştır. Edebiyat dünyasının prestijli ödüllerinden “Man Booker
Ödülü”nü 2002 yılında kazanmıştır. Ayrıca 2003 yılında “Exclusive Books Boeke”
Ödülünü ve Asya–Pasifik Amerikan Edebiyat Ödülünü kazanmıştır. Ülkemizde Temmuz
2003 yılında İnkılap Yayınevi tarafından ilk olarak basılmış, günümüze kadar
birkaç baskı daha yapmıştır. Yaklaşık olarak dünyada 7 milyon satışlık bir
başarıya ulaşmıştır.
Romanda Piscine Molitor Patel isimli Hintli bir gencin yaşamından
önemli bir kesite ve sıra dışı bir yolculuğuna tanık oluyoruz. Babası
Hindistan’da bir hayvanat bahçesinin sahibi, müdürü ve işletmecisi olan bu
genç, küçüklüğünden itibaren hayvanları gözlemleme şansına sahip ve onları
tanımaya çalışıyor. Kitabın 114 sayfalık bu ilk kısmı, bize hem Piscine’i ve
ailesini; hem de birçok hayvanı bir belgesel izler gibi tanımamızı sağlıyor. Öyle
ki, hayvanların karakteristik özellikleri ile temel ihtiyaçlarının neler olduğu,
nasıl sakinleştirip kontrol edilebilecekleri, onların huzurunu bozan şeyler,
hangi durumlarda neler yapabilecekleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Yazarın bu
bölümü yazarken sıkı bir araştırma yaptığı gözüküyor. Bu arada, ergenliğe adım
atmış olan bu gencin dini inanç olarak sadece Hindu dinine bağlı olmadığını, diğer
üç büyük dine de sempatiyle baktığını, hatta Hindu dininin yanı sıra Hristiyanlık
ve Müslümanlığın bazı dini ritüellerini yaptığını görüyoruz. Dindar olmanın
anlamının illa ki tek bir dine bağlı olmak olmadığını, diğer dinlere de
saygıyla ve o pencereden bakmak demek olduğunu kahramanımız bizlere
yansıtıyor.
İsmini Fransızcadaki
“havuz” kelimesinden alan Pi, okulda ismi yüzünden alay ediliyor. O da güzel
bir buluşla isminin “Pi” olarak çağrılmasını sağlıyor. Daha sonra ailesi
hayvanların bir kısmını satarak, bir kısmını da gemiyle taşıtarak Kanada’ya
(yazarın memleketi) taşınmak zorunda kalıyor ve bir gemi yolculuğu sonrası romanın
esas sürükleyici bölümü ikinci kısımda başlıyor. Deniz kazası olduktan sonra
kurtarma filikasında kendisinden başka Richard Parker isimli bir Bengal
kaplanı, Portakal suyu isimli bir orangutan, bacağı kırık bir zebra, bir
sırtlan olduğunu fark ediyor. Bir de fareler ve sinekler. Bir metre
derinliğinde, 8 metre
boyunda ve 2.5 metre
boyundaki filika, yaşanacak birçok sürprize ev sahipliği yapmaktadır…
KİTAPTAN BAZI BÖLÜMLER:
“… Kaplanlar, diğer bütün hayvanlar gibi şiddeti bir hesaplaşma
amacı olarak görmezler. Hayvanlar, öldürülmeyi göze alarak öldürmek uğruna
kavga ederler…”
“… Terbiyecinin yapması gereken tek şey, süpermen konumunu
aralıksız sürdürmesidir. Kademe düşerse bu ona pahalıya mal olur. Hayvanlar
arasında düşmanca saldırgan davranışlara neden olan şey, toplumsal güvensizlik
ifadesidir. Karşınızdaki hayvanın yerini bilmesi gerekir, gerek altınızda
gerekse üstünüzde…”
“… İmam ve papaz başlarını salladılar. “’Ama bir insan aynı anda bir
Hindu, bir Hristiyan ve bir Müslüman olamaz. Bu olanaksız. İçlerinden birini
seçmeli.” ‘“Bunun suç olduğunu zannetmiyorum ama sanırım haklısınız”’ diye
cevap verdi babam…”Bapu Gandhi “’Tüm dinler gerçektir.”’ demişti. Ben yalnızca
Tanrı’yı sevmek istiyorum”’ sözleri ağzımdan kaçtı ve yüzüm kızararak
bakışlarımı yere çevirdim….”
“…Bir küreğe tutunmuş, karşımda erişkin bir kaplan, altımda köpek
balıkları, tepemde fırtına ile Pasifik Okyanusu’nun ortasında yapayalnız ve
öksüz kalmıştım. Başarma şansımı mantıklı olarak düşünebilseydim, mücadele
etmekten kesin vazgeçer ve köpek balıkları tarafından yutulmadan önce
boğulacağımı umarak küreğin ucunu bırakırdım. Ama bu göreceli güvenlik
anlarımın ilk dakikaları boyunca aklımdan hiçbir düşünce geçtiğini anımsamıyorum.
Havanın aydınlandığını bile fark etmemiştim. Küreğe tutundum. Tanrı bilir
neden, yalnızca küreğe tutundum…”
"Allah’a şükürler olsun, Dünyaların Efendisi, Kıyamet Günü’nün
Merhametli, Şefkatli Hükümdarı!” diye mırıldandım. (Orjinal baskıdaki kitapta burada Kuran'dan Fatiha Suresi'nin ilgili ayetlerinin söylendiği Türkçe baskısında belirtilmektedir. Yani söz konusu bölüm orjinalinde "Elhamdülillahi rabbil alemin, er rahmanir rahim, maliki yevmiddin" şeklindedir) Richard Parker‘a dönüp
“Titremeyi kes” diye bağırdım. “Bu bir mucize. Bu Tanrısallığın kanıtı. Bu…bu…”
öylesine harika ve gerçek dışı bir şeydi ki, ne olduğunu bulamamıştım.
Soluksuz, sözcüksüz kalmıştım. Kollarımı ve bacaklarımı açarak brandanın
üzerine uzandım. Yağmur iliklerime işliyordu. Ama gülümsüyordum. Üçüncü derece
yanıklara neden olacak bu elektrik çarpmasını, gerçek mutluluğu hissettiğim
ender anlardan biri olarak anımsarım…”
YAZAR YANN MARTEL KİMDİR?:
Kanadalı yazar Yann
Martel, 25 Haziran 1963 yılında Salamanca’da (İspanya) doğmuştur. Babasının
diplomat olmasından dolayı Kosta Rika, Fransa, Meksika gibi ülkelerde de
bulunmuştur. Yetişkinliğinde Türkiye, İran, daha çok da Hindistan gibi
ülkelerde zamanını geçirmiştir. Halen Kanada’da yaşayan yazar, ilk kitabı olan
“Seven Stories”i 1993 yılında yayınlatmıştır. Esas ününü Pi’nin Yaşamı kitabıyla
yapmıştır. Bu romanla en kayda değer ödüllerden olan Man Booker Ödülünü
kazanmıştır. “Self” isimli ilk romanı da Kanada’da “İlk Roman Ödülü” kazanmıştır.
Romanın tanınmasına ABD Başkanı Obama da dolaylı olarak katkıda
bulunmuştur. Birkaç yıl önce yazara gönderdiği mektupta roman için “Tanrı’nın
varlığının zarif bir ispatı” şeklinde düşüncesini belirtmiştir. “Pi’nin Yaşamı”
kitabı dikkati çekip ödüller kazandıktan sonra, bu romanın Brezilyalı yazar ve
fizikçi Moacyr Scliar’in “Max and Cats”(1990) isimli romanından intihal
yapılarak yazıldığına dair haberler çıkmıştır. Bu romanla kendi romanı arasında
kayda değer benzerlikler taşıdığı bazı edebiyat otoriteleri tarafından ve medya
tarafından belirtilmiştir. Scliar’in romanında da Berlin’de Nazi’lerden kaçan
bir Yahudi ailesinin hayvanat bahçesindeki hayvanlarla birlikte yolculuğu ve bu
yolculukta geminin kaza geçirmesi söz konusuydu. Bu hayvanlar arasında bir de
jaguar vardı. Yazar Martel, “konuyu aşırma” suçlamaları ile ilgili olarak
ilgili kitabı bildiğini fakat okumadığını söylemiştir. Yazılanlara göre iki
yazar, konuyu aralarında halletmişler ve Yann Martel, kitabın konusundan
esinlendiğini ve yazarına da kitabının sonraki baskılarında (yazar Scliar’e)
teşekkür mahiyetindeki ifadeleri dış ülkelerdeki bazı baskılarda yer almıştır. En
azından “bir esinlenme” söz konusu olsa da, yazar Martel, yazdığı romanla
mevcut konuyu çok iyi geliştirmiş ve yazmıştır.
Yann Martel halen
Kanada’da Montreal’de yaşamaktadır. Kanada Başbakanına her hafta kitap
yollaması ile ilgili olarak “Kimin ne
okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne
yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana
düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum
farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri bir gün
benim kâbuslarıma dönüşebilir” diye açıklama yapmıştır.
Pİ’NİN YAŞAMI’NIN BAZI
UYARLAMA DENEMELERİ:
Eser, 2003 yılında İngiltere’de
bir tiyatro oyununa uyarlanmıştır. Bu uyarlamada sadece altı kişi rol almış,
Richard Parker isimli Bengal kaplanını da bir oyuncu canlandırmıştır. Romanı
resimlemek ya da romanın yeni baskısında kullanılmak üzere resimlerinin
yapılabilmesi için bir yarışma açılmış ve bu yarışmayı Tomislav Torjanac
kazanmıştır. Eserlerinden örnekler için: www.torjanac.com
sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Daha sonra romanı filme çekmek için çalışma başlatılmış, fakat
çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır. Bazı otoriteler ve hatta film yapım
şirketleri tarafından eserin filme uyarlanmasının zorluğu gündeme gelmiş;
“filme uyarlanamaz” denmiş, bu nedenle eserin filme çekilmesi projeleri çeşitli
nedenlerle gerçekleşmemiştir. Daha sonra yönetmenlerle görüşmeler başlamış ve
M.Night Shyamalan, Alfonso Cuaron, Jean Pierre Jeunet ile görüşülmüş, fakat bir
sonuca varılamamıştır. Yönetmen Jeunet, filmi CGI bilgisayar teknolojisi yerine
gerçek hayvanlarla çekmeyi önermiş, fakat projenin çok daha uzun sürecek olması
ve diğer nedenlerle vazgeçilmiştir. Daha sonra filmi yönetecek olan Ang Lee ile
anlaşmaya varılmıştır. Yönetmen Lee de kitabı ve senaryoyu okuduktan sonra
hemen ikna olmamış “Sanatsal ve ekonomik yönleriyle filme çekmek çok zordu”
diye çekincesini belirtmiştir.
ÇOK BAŞARILI VE SADIK BİR
UYARLAMA FİLM: Pİ’NİN YAŞAMI (2012)
Yukarıda kitaptan bahsederken daha çok deniz yolculuğu öncesi ilk
bölümden bahsetmiştik. Deniz kazası yaşandıktan sonraki bölümünden de
bahsederek devam edelim. 16 yaşındaki vejetaryen Hintli genç olan Pi Patel, taşıdığı
farklı inançlarla fakat daha çok hayatta ısrarla kalmasını sağlayan “yaşamaya
derinden inanma azmiyle” sıra dışıdır.
İki saat süreli olan
filmde (ve tabii romanda) spiritüel gerçekler de alt okuma olarak
yansıtılmaktadır. Örneğin yolculuğa deneyimsiz ve ne yapacağını bilmeyen bir
genç olarak başlayan kahramanımız yolculuğunu, tüm yaşadıkları ile bir yetişkin
olarak tamamlayacaktır. Ya da yolculuk boyunca karşılaşacağı susuzluk, açlık,
bilinmezlik, ölüm korkusu gibi yaşamasına engel olan şeyler ve bunlara verdiği
tepkiler biraz da herkesin yaşamda başına gelebilecek her tür durumda vermemiz
gereken tepkilere veya kabullenmelere atıfta bulunmaktadır.
Film, güzel bir Hint şarkısı eşliğinde (Pi’s Lullaby isimli şarkı_Videosu
için:http://www.youtube.com/watch?v=6fr1trE54oU
) ve hayvanat bahçesi
görüntüleri ile başlıyor. Pi’yi 5 yaşında, 12 yaşında,daha çok 16 yaşında, ara sıra da başından
geçenleri anlatan 40 yaşındaki bir yetişkin olarak görüyoruz. Deniz kazası
sonrasında Büyük Okyanus’ta 227 gün boyunca geçen olaylar yarı masal tadında ve
enfes görüntüler eşliğinde iki saat boyunca izleyiciye sunuluyor.
FİLMLE İLGİLİ BAZI DETAYLAR:
Filmde kullanılan CGI Bilgisayar destekli teknoloji ile umut
edilenden daha başarılı sonuçlar alınmış, özellikle kaplan Richard Parker ile
diğer hayvanlar gerçek hayvanlarmış gibi canlandırılmıştır.
Film, 2013 Oscar Ödül adaylıklarında 11 farklı kategoride adaylığa
ortak olmuştur. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo ödülleri
başta olmak ve kalan adaylıklarda da daha çok görselliğe ait olan teknik
kategorilerde Oscar Ödül adaylıkları bulunmaktadır. En azından teknik bazı kategorilerde
rakiplerini geçmesi rahatlıkla beklenebilir.
Film, IMDB sitesi verilerine göre şimdiden 8.2 gibi yüksek bir puana ulaşmıştır.
Film ülkemizde +13 yaş kategorisi ile gösterime girmiştir. Gerekçe
“şiddet ve korku” dozudur. Diğer ülkelerde PG, yani Parental Guidance (Anne baba
refakatinde veya onayı) sınıflaması ile gösterime giren film (küçük çocukların
hayvanlarla ilgili kimi şiddet sahneleri nedeniyle), ülkemizde nedense PG-+13
sınıflaması ile gösterime girmiştir.
Dört yıl aradan sonra bu filmi yöneten Ang Lee’yi, filmde gemide
yolculuk yapan bir kişi olarak görebilirsiniz.
Filmi çeken Fox 2000 Pictures şirketi, filme 120 milyon dolarlık
bir bütçe ayırarak önemli bir riske girmiş, fakat sonuçta başarılı olmuşlardır.
Filmde tanınmayan oyuncuların kullanılması, hayvanları canlandırmada bilgisayar
teknolojisinin nasıl bir sonuç vereceğinin tam olarak kestirilememesi önemli
soru işaretleri olarak gözüküyordu.
Filmde zaman zaman gözüken turuncu rengi, biraz da Hindistan’ın
baharatlarına gönderme yapan ve hayatta kalmanın (filika-can simidi vb.) sembol
rengidir. Tabii bir de Richard Parker’ın…
Senaryo (David Magee), kitaptan çok başarılı bir şekilde
oluşturulmuştur. Romanda anlatılan her durum ve olay elbette filmde yer
almamıştır fakat, senaryo romanın ruhunu tamamıyla verebilmeyi başarmış,
yönetmen de bu fırsatı iyi kullanmıştır. Bunun yanında romanda bulunmayan
(kaplanın denizde yüzmesi sahnesi gibi) veya çok kısa geçilen (gemi içindeki
diyaloglar gibi) kimi sahneler, filme ayrı bir renk katmıştır. Filmin romana
sadık kalmış oldukça başarılı bir uyarlama olduğunu, yukarıdaki iki resme
bakarak da fark edebilirsiniz. Sol taraftaki resimde romanın orijinal kapağı,
sağ taraftaki resimde de filmden bir sahne görülmekte. Kişisel olarak gerek
romanı okurken, gerekse filmini seyrederken büyük keyif aldığımı rahatlıkla
söyleyebilirim. Romanda okuduklarınızın filmde hayal ettiğinize yakın bir
şekilde gerçekleştiğini görmek insana ayrı bir keyif veriyor. Bu ayki Oscar
Ödül Töreninde bu film önemli başarılar elde eder, çok sayıda ödülü elde ederse
ülkemizde filmin belki yaz aylarında yeniden vizyona girme şansı da
olabilecektir. Eğer filmi izlemediyseniz, özellikle 3D gösterimi sunan sinemada
seyretmenizi tavsiye ederim. Yazar Martel de film uyarlamasını beğenmiş ve
okurlarını filme gitmesini tavsiye etmiştir.
BLOG NOTU: Film, yaşama mücadelesi ve azmi ile inanç kavramları üzerinden evrensel bir temayı çok başarılı olarak yansıtmaktadır. Filmin "En İyi Film" dalında Oscar alma şansı esasen bu nedenle yüksektir. Fakat, Oscar ödüllerini dağıtan Amerikalı Akademi üyelerinin milliyetçilik damarlarının kabarmak istemesi nedeni ile "Argo" veya "Lincoln" gibi filmleri seçmesi de çok olağan karşılanmalıdır. "Life Of Pi"nin teknik dallarda bazı Oscar ödüllerini kazanması benceneredeyse kesin gibidir.
SON SÖZ VE DİĞER BAZI
SEÇENEKLER:
Sonuç olarak ister
Pi’nin Yaşamı kitabını, ister filmini sıkılmadan okuyabilir veya
izleyebilirsiniz. En güzeli, önce romanı okuyup sonra filmini izlemek
olacaktır. Özellikle filmdeki olağanüstü zengin görselliği izlemek için dahi
film izlenmeye değerdir. 2013 Oscar ödüllerinde en azından bu kategoride ödül
almaması şaşırtıcı olacaktır. Filmin, gelecek yıllarda bir “klasik film” olması
da oldukça olasıdır.
Bu roman ve film ile
ilgili olarak diğer benzer seçeneklere bir göz atalım: (Aşağıda ismi geçen kitap ve film isimlerinin üstüne tıklayarak ilgili linklere ulaşabilirsiniz)
Romanın yazarı, hayatta kalma ve denizde kazanma mücadelesi ve
yabani hayvanlarla yaşamak veya karşılaşmak konulu kitap ve çizgi roman
seçenekleri şunlar
olabilir:
Baykuş Kitap’tan çıkmış olan “Bağdat’ın Aslanları” çizgi romanını okuyabilirsiniz. 2003 baharında bir Amerikan
bombardımanı sırasında bir aslan sürüsünün hayvanat bahçesinden kaçarak Bağdat
sokaklarında başıboş gezmesi gerçek haberinden ilham alınarak yazılıp çizilmiş
bu grafik romanı, hem gençler, hem de yetişkinler beğeniyle okuyacaktır.
AKUT Yayınlarından çıkmış olan “Yabani Hayvanlarla Yaşamak” kitabını isterseniz edinip
okuyabilirsiniz. Özellikle bulunduğu konum itibarıyla, sakatlanmış, yaralı,
hasta veya bitkin yabani hayvanlarla karşılaşma ihtimali bulunan insanlara
kılavuzluk etmek üzere, yaban hayat veterineri Ahmet Kütükçü tarafından
hazırlanmış bu rehber kitap size yardımcı olacaktır.
Ernest Hemingway’in kısa
romanı olan “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabını okuyabilir veya okutabilirsiniz. 100 Temel Eser kapsamında olup çocuk
ve gençlere okutulması tavsiye edilen bu kısa romanda yaşlı bir adamın denizde
bir kılıç balığını yakalamakla ilgili verdiği mücadele, sade bir anlatımla
veriliyor. Yazar Yann Martel’in Türkçe’ye çevrilmiş diğer romanı olan “Beatrice ve Virgil” isimli kitap da
diğer bir seçenek olabilir. Benim okumadığım bu romanda aç ve korku dolu bir
eşek Beatrice ile Virgil isimli bir maymunun epik yolculuğu konu ediliyor.
Ya da Türkiye’de yayınlanan ilk Ken Parker çizgi romanı olan ve
Alaska başlığı altında “Beyaz Balina” ismiyle yayınlanan, Parantez
Yayınları’ndan (sonra Rodeo Kitap) yeni baskısıyla “Ken Parker-Denizde Av” ismini alan macerayı okuyabilirsiniz
(Yeni-Altın Seri No:9). Yer yer “Moby Dick” romanı ve filminden tatlar içeren bu macerada, insan ruhundaki acımasızlık
ve doğanın tahribi konu ediniliyor.
Vahşi hayvan ile dostluk, denizde hayatta kalma ve denizde kazanma
mücadelesi konulu film seçenekleri ise şunlar olabilir:
Bir çocuk ile bir çitanın sıra dışı dostluğunu anlatan hoş bir aile
filmi“Duma” iyi bir seçenek olacaktır.
Benzer bir çocuk/gençlik veya aile filmi olarakFree Willy filmi de (IMDB Notu:5.6) katil bir balina ile bir
çocuğun dostluğunu anlatmakta. Yönetmen Alfred Hitchcock’un neredeyse tek
mekanda çektiği siyah beyaz film Lifeboat (Yaşamak İstiyoruz) bir deniz kazası sonrası kazadan kurtulanların bir kurtulma
sandalındaverdikleri yaşam mücadelesine
başarıyla odaklanıyor.
Yaşlı Adam ve Deniz filmini/filmlerini seyredebilirsiniz. Romandan
yapılan ilk uyarlamada, Spencer Tracy’nin başrol oynadığı 1958 yapımı olan
gerçek bir klasik film (burada)(IMDB Notu: 6.9) ve bence seyredilmesi gerekli de
bir film. Aynı romanın 1990 yapımı ve başrolünü Anthony Quinn’in oynadığı ve IMDB
Notu:6.4 olan diğer bir uyarlama film (burada) de mevcut. Fakat, 1999 yapımı olan Aleksandr
Petrov’un yönettiği Old Man and The Sea
isimli animasyonu seyretmenizi özellikle tavsiye ederim. 20 dakikalık bu
animasyon filmi Youtube sitesi üzerinden ve http://www.youtube.com/watch?v=W5ih1IRIRxIadresinden İngilizce altyazılı olarak ya da hemen aşağıdaki video bölümünden de izleyebilirsiniz.(IMDB Notu: 8.0)
Bu animasyonun yapımı için 29.000 yağlı boya resim oluşturulmuştur. Adeta flu
ve epik bir rüya tadı veren bu sanat eseri de romanın çok başarılı bir uyarlaması.
2000 yılında “En İyi Kısa Film Animasyon Oscarı” alan filmin ayrıca 11 farklı
ödülü de bulunmakta.
2000 yılı yapımı Mükemmel Fırtına (Perfect Storm)(IMDB Notu:6.3) isimli film de başka bir
seçenek olabilir. Bu filmin konusu, denizde bir fırtınaya tutulmakla ilgili ve gerçek
olaylara dayandığı iddia ediliyor. Başka bir seçenek, Tom Hanks’in başrolünde
oynadığı ve Robert Zemeckis yönetmenliğindeki Yeni Hayat (Cast Away), (IMDB Notu: 7.6). Bir uçak kazası
sonrası ıssız bir adaya düşen bir adamın hayatta kalma mücadelesine ortak
olduğumuz bu film başarılı ve güzel bir filmdir.
Yönetmen Ang Lee’nin en
iyi filmlerinden olan ve Uzakdoğu dövüşünü bir şiir estetiğinde çektiği Kaplan ve Ejderha (IMDB Notu:7.9)
filmini de seyretmenizi tavsiye ederim. Yönetmen Lee, bu film ile dünya çapında
tanınmaya başlamış ve bu filmi En İyi Yabancı Film ödülü dahil olmak üzere dört
Oscar ödülü almıştı. Bu filmin devamının bu sene çekileceği
belirtilmektedir.
Bir de denize düşen bir çiftin köpek balıkları ile birlikte yaşadığı
kabus dolu saatleri anlatan Açık Deniz (Open Water)(2003) filmi de diğer bir
seçenek olabilir.(IMDB Notu:5.8)
MERAKLISI İÇİN İLGİLİ DİĞER LİNKLER:
Filmin 2013 Oscar adaylığı da bulunan müziğinin (soundtrack) Ambika Jois ve Amal Lad tarafından yorumlanan diğer bir videosuburada.
Zihninizle değil, ruhunuzla bakın Dünyaya açılmakiçin bekleyenVe bizden önce zaten gelmiş olan hayata bakın
Daha yakından bakın ve görecek gözleri bulun
Celestine Prophecy
Filminden.
Bu
ay, tüm dünyada çok satmış Celestine
Prophecy, bizde çevrilmiş ve yayınlanmış ismiyle “Dokuz Kehanet” isimli romandan ve bunun aynı isimli film
uyarlamasından bahsedip, “kehanet” olgusuna da göz atacağız.
DOKUZ KEHANET (CELESTINE
PROPHECY) ROMANI ve KONUSU:
Romanın ismi, Peru’da _sözde_ Celestine
Harabeleri’nde arkeolojik olarak bulunan el yazmalarındaki bilgilere atıfla
“Celestine Kehaneti” şeklinde konmuştur. Ülkemizde ise bu isim, romanda
bahsedilen “9 Anlayış”, ya da “9 Bilgi”den yola çıkılarak “9 Kehanet” olarak
konulmuştur. Gerçekte böyle bir yer yoktur ve böyle kehanetler de bir yerlerde bulunmamıştır.
Bazı internet sitelerinin bunları gerçekmiş gibi yazdığını biraz şaşırarak da
olsa gördüğüm için bunu belirtmek istedim. Roman, 1993 yılında James Redfield
tarafından yazılmış ve çok kısa sürede kendi baskısı olarak yaklaşık 100.000
adetlik bir başarıya ulaştıktan sonra, 1994 yılından itibaren Warner Books
tarafından yayın hakları satın alınmıştır. Kitap, New York Times Çok Satanlar
Listesi’nde üç yıl devamlı olarak kalmış ve şu ana kadar tüm dünyada 40’ı aşkın
ülkede, 23 milyonu aşan bir satış grafiğine ulaşmıştır.
Romanın
konusuna gelince, kahramanımız (filmdeki ismiyle John), yılar önceki arkadaşı
Charlene ile buluşur. Arkadaşı kendisine, arkeolojik bir kazıda Peru’da bir
harabede Aramik diliyle yazılmış olarak bulunan bazı el yazmalarından bahseder.
Bu el yazmalarının dokuz öğretiyi kapsadığını fakat bunları elde etmenin pek de
kolay olmadığını belirtir ve kendisinin Peru’ya gitmesini tavsiye eder. Bu
çağrıya uyan John, uçakla Peru’ya gitmeye karar verir. Gerek uçakta, gerekse
Peru’ya gittikten sonra uygun eşzamanlılıklarla ve durumlarla bu yolculuğunda
karşısına çıkması gereken _ yardımcı olan ya da engelleyici konumda olan_
kimseler karşısına çıkmaya başlar. Örneğin spiritüel konulara ve el yazmaları
ile ilgili bilgilere hâkim olsan Will ile tanışacak, yine kendisi gibi el yazmalarını
araştıran Marjorie isimli genç bayanla da bu arayışı birlikte sürdürecektir. John,
bu arayışını gerçekleştirirken sadece el yazmalarını değil, kendisini ve yaşamı
daha iyi tanıma ve keşfetme yolculuğuna da çıkmış olacaktır. Her bir öğretiye
ulaştıktan sonra diğer öğretinin kapsamına da ulaşmak için çaba
göstereceklerdir. Esas amaç, kimsenin bilmediği ve tüm öğretileri kapsayan dokuzuncu
öğretiyi bulup öğrenmek olacaktır. Üstelik bu sonuncusu, yazılı da değildir. Fakat,
Peru hükümeti ile birlikte kilise, askeri güçleri de kullanarak bu
araştırmacıları saf dışı etmek ve el yazmalarını imha etmek için ellerinden
gelen her şeyi yapacaklardır…
Romanla ilgili benim dikkatimi çeken bir
husus da, her bir öğretiye ilerlenirken romanın içinde daha önce bahsedilen geçmiş
öğretilerin sık sık hatırlatılması oluyor. Yazar, adeta bunları bize öğretmeye
azmetmiş gözüküyor ve bu didaktik tavrı biraz göze çarpıyor. Ayrıca, romandaki
“iyiler”in her zaman doğruları fark eden, algıları neredeyse daima açık, neredeyse
tümünün insanlardaki enerji alanlarını gözle görebilen kimseler olmaları da
romandaki gerçeklik duygusunu biraz zedelemekte. Fakat, bunlara karşın Yeni Çağ
öğretileri ve bilgileri, yeterli tekrar yapıldığı için özümsenmiş oluyor.
Ayrıca, bu bilgiler macera ve kovalamacıların içerisine başarılı bir şekilde
enjekte edildiği için roman kolay ve akıcı bir şekilde okunabiliyor. Elbette
romanda macera, bir fon teşkil etmekte; buna eşlik eden “bilgiler” merak
uyandırmaktadır. Bu bilgilere uzak olanlar için roman, safsata türü
gözükebilecek iken; az çok “insan enerjisi, aura, chi, insanın evrimleşmesi
(tekamül)” gibi kavramlara alışık olanlar için oldukça cazip bir roman
olabilecektir.
DOKUZ KEHANET KİTABINDAN
BAZI AFORİZMALAR:
Çoğu insan, yaşamı boyunca başka
insanların enerjisini sahiplenmenin peşinde koşar.
Sevmek için kendini
zorlamayacaksın, sevginin içine girmesine izin vereceksin.
Hepimiz hayatımızın belli
dönüm noktalarını dikkatle inceleyip, bunları evrimimizin ışığında
sorgulamalıyız.
Geçmişi berraklaştırmak,
bireysel yollarla çocukluğumuzda öğrendiklerimizi kontrol etmekle başlar. Bu
alışkanlığımızdan bir kez kurtulduk mu, kendimizi daha yüksek seviyedeki
evrimsel kimliğimizde buluruz.
Sevgi duyamazsan kendine
zarar verirsin, sevgi sayesinde titreşimlerini yüksekte tutarsın ve sağlıklı
olursun.